Uzmanlar bölgedeki temel sorunun yalnızca deprem değil, depreme dayanımı yetersiz yapı stoku olduğunu belirtirken, eski yapılarda bulunabilen asbest içeren malzemelerin yıkım sırasında havaya karışması özellikle enkaz çalışanları ve bölgede yaşayanlar açısından risk oluşturuyor.
Bir depremden sonra kentlerin görüntüsü değişiyor. Ayakta kalan binaların arasında yıkılmış yapılar, kamyonlarla taşınan molozlar ve günlerce havada kalan yoğun toz, afetin ardından yaşamın bir parçası haline geliyor. Ancak enkaz kaldırılırken ortama karışan her parçacık gözle görülemiyor. Eski yapıların bazı bölümlerinde yıllarca kullanılan asbest içeren malzemeler de yıkım sırasında liflerini havaya bırakabiliyor.
Türkiye genelinde olduğu gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da geçmişte yaşanan büyük depremler, bölgedeki yapı stokunun ve afet hazırlığının yeniden tartışılmasına neden olurken, olası yeni bir deprem sonrasında ortaya çıkabilecek asbest maruziyeti de halk sağlığı açısından ayrı bir başlık oluşturuyor.
Doç. Dr. Ali Kılıçer, afet yönetiminin afet öncesi ve sonrası olmak üzere iki aşamadan oluştuğunu belirterek, ilk aşamanın risk analizi olduğunu söyledi. Kılıçer’e göre risk analizinin başlangıcında ise tehlikenin belirlenmesi bulunuyor. Deprem açısından tehlikenin faylar ve fay hatları olduğunu belirten Kılıçer, fayların deprem riskini oluşturan temel unsurlar arasında yer aldığını ifade etti.

Doğu Anadolu’da Depremin İzleri
Van Gölü Havzası ve çevresi, Türkiye’nin deprem geçmişinde önemli bir yere sahip bölgeler arasında bulunuyor. Yapılan akademik çalışmalarda bölgede tarihsel ve aletsel dönemlerde çok sayıda deprem meydana geldiği belirtiliyor. Van Gölü Havzası’na ilişkin çalışmalarda özellikle 23 Ekim 2011’de meydana gelen 7,1 büyüklüğündeki Van depremi ile 9 Kasım 2011’de meydana gelen 5,8 büyüklüğündeki ikinci deprem, bölgenin aktif fay mekanizmalarına sahip olduğunu ortaya koyan önemli depremler arasında gösteriliyor.
Dr. Öğretim Üyesi Sacit Mutlu ise Türkiye’de 1930’dan sonra 7 ve üzeri büyüklükte meydana gelen 23 büyük deprem bulunduğunu belirtti. Bu depremlerden üçünün Van Gölü Havzası ve çevresinde meydana geldiğini aktaran Mutlu, 1930 yılındaki 7,1 büyüklüğündeki Salmaz Depremi, 1976 Çaldıran Depremi ve 2011 Van depremini örnek gösterdi.

Türkiye’nin deprem geçmişine ilişkin verilerde de 24 Kasım 1976’da Van’ın Çaldıran ilçesinde meydana gelen 7,5 büyüklüğündeki deprem ile 23 Ekim 2011’de Van’da meydana gelen 7,2 büyüklüğündeki deprem, Doğu Anadolu’daki yıkıcı depremler arasında yer alıyor.
Bölgedeki hareketlilik Van’la sınırlı kalmıyor. 19 Ağustos 1966’da meydana gelen Varto Depremi 6,9 büyüklüğünde gerçekleşirken, 2003 yılında Bingöl’de 6,1 büyüklüğünde deprem yaşandı. 2020 yılında ise Elazığ’ın Sivrice ilçesinde 6,8 büyüklüğünde deprem meydana geldi. AFAD kayıtlarına göre 24 Ocak 2020’deki deprem Elazığ’ın yanı sıra Malatya ve çevre illerde de hissedildi; Diyarbakır, Adıyaman, Batman, Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’dan da yaralanma ve etkilenmelere ilişkin kayıtlar oluşturuldu.
“Sorun Deprem Değil, Dayanımsız Bina Stoku”
Fırat Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kürşat Esat Alyamaç, Türkiye’deki temel problemin depremin kendisi değil, deprem dayanımı yetersiz bina stoku olduğunu söyledi.
Alyamaç, sorunun yalnızca Van ya da Elazığ ile sınırlı olmadığını belirterek, “Bizim sorunumuz, Van’da da, Elazığ’da da, Edirne’de de, Muğla’da da maalesef deprem dayanımı yetersiz bina stokumuzun olmasıdır. Asbest riski konusunda şu an için verilebilecek en uygun tavsiye yıkılmayacak düzeyde sağlam binaları inşa etmektir.” dedi.
Deprem anında nasıl kaçılacağından önce binaların sağlamlığının önem taşıdığını ifade eden Alyamaç, vatandaşlara evlerinin onaylı projelerini bulundurmaları çağrısında bulundu.

Alyamaç’ın aktardığı yapı stoku meselesi, olası bir deprem sonrasında ortaya çıkabilecek enkazın niteliği açısından da önem taşıyor. Çünkü yıkılan ya da kontrollü şekilde sökülen eski yapılarda yalnızca beton, demir ve tuğla değil, geçmiş dönemlerde yapılarda kullanılmış çeşitli malzemeler de bulunabiliyor.
Enkazın İçinde Görünmeyen Tehlike
Asbest, ısıya, aşınmaya ve kimyasal etkilere dayanıklılığı nedeniyle geçmişte çok sayıda alanda kullanıldı. Yapı sektöründe ise tavan ve duvar kaplamalarından boru ve bacalara, asbestli çimento panellerden çeşitli izolasyon malzemelerine kadar farklı alanlarda kullanıldığı belirtiliyor.
Türkiye’de yapı sektöründe geçmişte ne kadar asbest kullanıldığına ilişkin verilerin sınırlı olduğu belirtilirken, eski yapıların yıkımı veya tadilatı öncesinde asbest bulunup bulunmadığının analiz edilmesi ve maruziyetin önlenmesi gerektiği ifade ediliyor.
Dünya Sağlık Örgütü tarafından kanserojen olarak tanımlanan asbeste maruz kalmanın akciğer kanseri, mezotelyoma ve asbestozis gibi hastalıklarla ilişkilendirildiği belirtiliyor. Asbest kaynaklı bazı hastalıkların etkilerinin yıllar sonra ortaya çıkabilmesi ise maruziyetin yalnızca yıkım sırasında yaşanan kısa süreli bir risk olmadığını gösteriyor.

Deprem sonrasında yıkım ve enkaz kaldırma sırasında ise asbest içeren yapı malzemelerinin parçalanmasıyla liflerin havaya karışma ihtimali bulunuyor.
6 Şubat Sonrası Hatay’da 45 Numune
6 Şubat 2023’te Kahramanmaraş merkezli meydana gelen 7,7 ve 7,6 büyüklüğündeki iki deprem, Kahramanmaraş, Gaziantep, Şanlıurfa, Diyarbakır, Adana, Adıyaman, Osmaniye, Hatay, Kilis, Malatya ve Elazığ olmak üzere 11 ili etkiledi.
Depremlerin ardından bölgede yalnızca yıkılan binalar ve enkaz miktarı değil, yıkım sürecinin oluşturduğu toz ve olası asbest maruziyeti de gündeme geldi.












