Tekerlekli sandalyeler yollarda kalıyor, aileler çocuklarının temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor ve bu durum derin bir hak ihlali yaratıyor. Şehirdeki erişilebilirlik sorunu engelli mültecilerin kırılganlığını arttırıyor. Kentte resmi makamların paylaştığı güncel ve şeffaf istatistiki verilere göre Diyarbakır’da binlerce mülteci barınırken, bunların içerisindeki engelli bireylerin sayısı yerel yönetimlerin ve sivil toplumun sahadaki raporlarına göre göz ardı edilemeyecek kadar büyük bir orana sahip olduğu biliniyor.
Diyarbakır genelinde yoğun bir mülteci nüfusu bulunuyor ve bu nüfusun içerisindeki engelli bireyler günlük yaşamda çok büyük zorluklarla karşılaşıyor. Şehrin sokakları, caddeleri, kaldırımları ve yaya geçitleri tekerlekli sandalye kullanan ya da yürüme güçlüğü çeken mülteciler için tamamen erişilemez durumda kalıyor. Bunlarla birlikte hizmetlere erişilmeye çalışılırken yaşanan dil bariyeri kırılganlığı katlayarak arttırıyor. Bu durum erişilebilirlik haklarının ihlali olarak göze çarpıyor. Özellikle engelli mülteci kadınlar, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve mülteciliğin getirdiği dezavantajlı yapı nedeniyle hem kamusal alanda hem de hane içinde çeşitli hak ihlallerine maruz kalıyor ve koruma mekanizmalarından yeterince yararlanamıyor.

Hayata Kapanan Sokaklar ve Yaşanan Mağduriyetler
Şehirde yaşayan 52 yaşındaki H.A. adlı kadın mülteci bu sorunu en ağır şekilde yaşayan kişilerden biri olarak karşımıza çıkıyor. H. A. yürüyemediği için tekerlekli sandalye kullanmak zorunda kalıyor. Normal şartlarda ‘akülü sandalye kullanabilir raporu’ olmasına rağmen bunu alacak hiçbir maddi imkânı bulunmuyor ve devlet bu konuda herhangi bir yardım ya da destek sağlamıyor. H.A. sürekli tekerlekli sandalyede oturduğu için özel bir minder olan anti-dekübitüs minder kullanmak zorunda ancak bu minderi de ekonomik durumu yetersiz olduğu için temin edemiyor. Minderi alamadığı için vücudunda bası yarası oluşmuş durumda. Diyarbakır’ın bozuk yolları, yüksek kaldırımları ve uygun olmayan üst geçitleri nedeniyle tekerlekli sandalyeyle sokağa çıkması ve hareket etmesi daha zor hale geliyor. Engellilik durumu nedeniyle sürekli eşinin psikolojik baskılarına maruz kaldığını söylüyor ve bu durumun diğer sorunlarla birleşince kendisinde derin bir psikolojik tahribata neden olduğunu belirtiyor. Psikolojik destek alma ihtiyacı olduğunu belirten H.A. bazı kuruluşların ücretsiz psikolog desteği sağladığını bildiğini söylüyor. Ancak “Ne ben evden çıkıp psikolojik destek sağlayan o kurumlara gidebilirim ne de onlar Arapça bilmemeleri nedeniyle bana yardımcı olabilir.”diyerek yaşadığı sıkışmışlığı anlatıyor. H.A., yaşadığı diğer ciddi sorunları ve sağlık problemlerini hangi kuruma anlatacağını, resmi başvuruların nereden ve nasıl yapılacağını bile bilmediğini dile getiriyor. Sosyal destek mekanizmalarına erişimde yaşanan dil ve bürokratik engeller, bu dezavantajlı bireylerin temel haklarını kullanmasını engelliyor.

Evrensel Normlara Uyum Gözlemcileri Platformu Koordinatörü Çağlar Karsantı, konunun çok katmanlı yapısını şu sözlerle değerlendiriyor: "Türkiye’de göçmen ve mülteci olmak, başlı başına sistematik bir hak mahrumiyeti riskini beraberinde getirirken; bu durum engellilik ile kesiştiğinde ortaya çıkan hak ihlallerini katlanarak büyütmektedir. Ancak ihlalin ağırlığı bununla da sınırlı değildir. Engelli göçmen ve mülteci nüfusu homojen bir grup değildir; kendi içinde derin bir insani çeşitlilik barındırmaktadır. Bu çeşitliliğin farklı gruplar üzerindeki etkilerini şu şekilde ele alabiliriz. Çocuklar ve gençler için hem mülteci, hem engelli hem de çocuk/genç olmak, gelişimsel süreçlerin tamamen durması demektir. Yaşatılan hak ihlalleri bu bireylerin geleceğini elinden almaktadır. Kadınlar ve LGBTQ+ bireyler ayrımcılığın en ağır sömürüsüne maruz kalan bu gruplar; hem aile içinde hem sığınma mekanizmalarında fiziksel, psikolojik ve cinsel istismara açık hale gelmekte, güvenli hak arama yollarından tamamen mahrum bırakılmaktadır. Yaşlılar ise sağlık sorunları, mültecilik travması ve fiziksel engellerle baş başa kalan yaşlı göçmenler, kamusal alanın ve bakım hizmetlerinin dışına itilerek mutlak bir izolasyona mahkum edilmektedir."
Kentteki erişilebilirlik sorunlarına maruz bırakılan bir diğer kişi ise 12 yaşındaki otizmli S.A. Baba, çocuğunun durumunu şu sözlerle anlatıyor: "Çocuğum otizm tanısı aldı ve özel eğitime erişmesi gerekiyor. Ancak özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için devlet destek sağlarken mülteciler için böyle bir destek bulunmuyor. Sivil toplum kuruluşları da böyle bir destek sağlamıyor ve bu nedenle çocuğum özel eğitime gidemiyor. Zaten bizim için özel eğitim başvurusu yapmak da yeteri kadar zor bir süreçti. Türkçe bilmiyoruz ve RAM personeli de Arapça bilmiyordu, tercüman yoktu ve bu nedenle çok zorlandık. Devletin bünyesinde olan özel eğitim uygulama okuluna gidebileceği söylendi. Onun için başvuru yaptık ama daha sıra bekliyoruz."
Evrensel Normlara Uyum Gözlemcileri Platformu Koordinatörü Çağlar Karsantı, eğitim ve rehabilitasyon alanındaki kopuşu şu sözlerle aktarıyor: “Mevcut yasal uygulamalar evrensel normlardan tamamen uzaktır. Engelli göçmen ve mülteciler, toplumun genelinden ayrıştırılarak yardım konusu olarak kurgulanmakta ve uluslararası yükümlülüklerle bağdaşmayan ayrıştırıcı usullere tabi tutulmaktadır. Bu durumun en yıkıcı örneği eğitim alanında yaşanmaktadır. Bir engelli bireyin eğitim süreçlerine dahil olabilmesinin, bilişsel ve fiziksel gelişimini sürdürebilmesinin temel şartı kesintisiz ve nitelikli rehabilitasyon hizmetidir. Ancak Türkiye’deki mevcut idari pratikler, engelli mültecilerin rehabilitasyon merkezlerine erişimini neredeyse tamamen yok saymaktadır. Bireyler, rehabilitasyon desteği almaksızın, doğrudan hiçbir kapsayıcı hazırlığı olmayan genel eğitim süreçlerine dahil edilmektedir. Bu uygulama, temelsiz bir bina inşa etmeye benzetilmektedir. Statik hesabı yapılmamış, temeli atılmamış bir binanın katlarını çıkmaya çalışmak, o binanın daha inşaat tamamlanmadan yıkılmasına yol açar. Rehabilitasyon hizmeti sunulmadan eğitim süreçlerine fırlatılan engelli mülteci çocuklar, sistemin yapısal şiddeti altında ezilmekte, okul terki, ağır akran zorbalığı ve kalıcı gelişim gerilikleri ile baş başa kalmaktadır. Bu pratik, BM Engelli Hakları Sözleşmesi (CRPD) Madde 24 (Eğitim) ve Madde 26'yı (Habilitasyon ve Rehabilitasyon) aynı anda ihlal etmektedir. Sözleşme, eğitimi ve rehabilitasyonu birbirinden ayrılamaz bir bütün olarak tanımlamaktadır."
Karsantı, yasal eksiklikleri ve hak ihlallerini ise şu şekilde dile getiriyor: "Türkiye Cumhuriyeti Devleti, iç hukuk sisteminde engellilik ve göçmenlik/mültecilik alanlarını birbirini görmeyen iki ayrı mevzuat (5378 Sayılı Engelliler Kanunu ve 6458 Sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu) arasına hapsetmiştir. Bu iki kesişimsel alanı birleştiren, engelli göçmen ve mültecileri doğrudan özne kabul eden bütüncül bir yasal düzenleme yoktur. Bu yoksunluk, ulusal düzeyde yürürlükteki en üst hukuki norm olan Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 90. Maddesini doğrudan işlevsiz kılmaktadır. Anayasa Madde 90/5 Fıkrası uyarınca; usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir ve temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır. Türkiye Cumhuriyeti devleti, kendi anayasasında uluslararası sözleşmeleri kanun sayacağını ve iç hukuku buna göre uyarlayacağını taahhüt etmiştir. Ancak uygulamadaki kısıtlayıcı yönetmelikler, genelgeler ve bürokratik bariyerler sebebiyle devlet, hem imzacısı olduğu evrensel sözleşmeleri hem de bizzat kendi Anayasasını açıkça ihlal etmektedir."
İyi Uygulama Örnekleri Neyi Gösteriyor?
Diyarbakır’daki veri erişilebilirlik çıkmazı derin bir hak ihlalini ortaya çıkarırken, Türkiye'nin farklı bölgelerinde ya da benzer göç dalgaları alan diğer ülkelerde bu krizin aşılmasına dair umut vadeden başarılı müdahale modelleri de bulunuyor. Örneğin, bazı yerel yönetimlerin sivil toplum kuruluşlarıyla ortaklaşa hayata geçirdiği 'Erişilebilir ve Çok Dilli Mobil Danışma Birimleri', dil bariyeri ve fiziksel engelleri yerinde çözmek adına somut bir iyi uygulama örneği olarak karşımıza çıkıyor. Bu kapsamda, örneğin Ankara ve İzmir gibi illerde BM Nüfus Fonu (UNFPA Türkiye) ile Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği'nin (SGDD-ASAM) AB finansmanıyla yürüttüğü projeler, mobil saha ekipleriyle evlerinden çıkamayan engelli mültecilere doğrudan ulaşılmasını sağlıyor. Bu model sayesinde, evlerinden çıkamayan engelli mültecilere doğrudan ulaşılarak hem tıbbi ihtiyaçları tespit ediliyor hem de resmi başvuru süreçleri rehberler eşliğinde tamamlanıyor. Yapılan bu çalışmaların işleyiş mekanizması, yerel yönetimlerin bütçelerinden ayırdıkları payı uluslararası fonlarla birleştirmesine ve istihdam edilen Arapça ile Kürtçe bilen personellerle doğrudan ev ziyaretleri gerçekleştirilmesine dayanıyor. Sonuç olarak tercüman desteği sağlanan pilot merkezlerde, engelli mültecilerin sosyal destek başvuru oranlarının ve hizmete erişim hızının önemli ölçüde arttığı ölçülebilir kanıtlar olarak raporlara da yansıyor. Ancak uzmanlar, bu tür başarılı müdahalelerin ulusal düzeyde bir politika haline gelmediği sürece münferit örnekler olarak kalmaya devam edeceğini vurguluyor. Sürdürülebilir bir çözüm için, yerel yönetimlerin bu hizmetleri geçici fonlara değil, doğrudan kendi kamusal bütçe planlamalarına entegre etmesi ve merkezi yönetimle koordineli çalışması gerektiği belirtiliyor.
Bununla birlikte, Türkiye'de engelli ve dezavantajlı bireylerin erken müdahale ile kamu hizmetlerine erişimini artırmak amacıyla hayata geçirilen başka örnekler de bulunuyor. T.C. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından Ankara, Kahramanmaraş, Mersin ve Bursa illerinde pilot olarak başlatılan 'Aile Temelli Ulusal Erken Müdahale Sistemi', uzman personeller eşliğinde hane ziyaretleri gerçekleştirerek engelli bireylerin gereksinimlerini yerinde tespit etmeyi hedefleyen kamusal bir model sunuyor. Ayrıca, İçişleri Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren 'Engelsiz 112 Projesi', dil, işitme ve konuşma engelli bireylerin acil durumlarda ve resmi yardım taleplerinde iletişim engeline takılmadan anlık olarak destek alabilmesini sağlayan benzer bir dijital erişilebilirlik mekanizması olarak sürdürülüyor. Ancak bunlar hem farklı şehirlerde yapılmıyor hem de mülteciliğe dair diğer hassasiyetler yeteri kadar göz önünde bulundurulmuyor.
Vatandaşlara Sağlanan Haklar Mültecilere Sağlanmıyor
Diyarbakır’da erişilebilirlik sorunu yaşayan bir diğer engelli mülteci ise 21 yaşındaki zihinsel ve bedensel engelli A. R. K. Ailesi, yaşananları şu şekilde aktarıyor: "Oğlumuz hem zihinsel engelli hem bedensel engelli. Tuvalete gidemiyor ve hasta bezi kullanması gerekiyor. Devlet hasta alt bezi sağlamıyor. Yani mülteciler için öyle bir destek yok. Kızılaykart desteğinden gelen yardım bunu almak için yetmiyor. Biz bunu karşıladığımız zaman temel ihtiyaçlarımıza yetişemiyoruz. Bu konuda herhangi bir dernek desteği de yok. Ayrıca oğlumun kontrolleri için hastanelere gittiğimizde bir dil desteği alamıyoruz. Ama bu kişi engelli ve sürekli hastaneye gitmemiz gerekiyor. Zaten herhangi bir rehabilitasyon hizmeti de alamıyoruz. Ayrıca oğlumu dışarıya kendimiz taşımak zorunda kalıyoruz. Bir tekerlekli sandalyesi var, onu yıllar önce bir yardım kuruluşundan almıştık ama şu an eskidi ve zaten Diyarbakır'ın bu yollarında bunu kullanmak çok zor. Yani bu konuda da ne yapacağımızı bilmiyoruz. Zaten herhangi bir yere başvurmaya da korkuyoruz mülteci olduğumuz için. Bir de çocuğum hep evde yalnız kalıyor. Zaten zihinsel engelli ve zaten dışarı sosyalleşeceği bir alan yok maalesef."

Evrensel Normlara Uyum Gözlemcileri Platformu Koordinatörü Çağlar Karsantı, sağlık ve sosyal haklar konusundaki tabloyu şu şekilde özetliyor: "Temel bir sosyal yaşam hakkı olan sağlığa erişim, engelli göçmen ve mülteciler için katı sınırlarla daraltılmıştır. Devlet hastaneleri, engelli göçmenlere engelli sağlık kurulu raporu vermektedir. Ancak raporun alınmasına olanak sağlanmakta, fakat o rapor mülteciye eğitim ve istihdam gibi hayati süreçlere katılım hakkı tanımamaktadır. Rapor, bireyin engelliliğini devlet nezdinde tescil ederken; mültecinin yasal statüsü (örneğin kayıtlı olduğu ilin dışına çıkma yasağı, çalışma izni engelleri) bu raporun getireceği hakları kullanmasının önüne aşılmaz bir set çekmektedir. Bu paradoks, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi (ICESCR) Madde 12 (Sağlık Standartları) ile CRPD Madde 25'in (Sağlık) özünü zedelemektedir. Türkiye Cumhuriyeti devleti, engelli mülteci ve göçmenlerin sosyal ve ekonomik haklarını kamusal bütçe ve güvence mekanizmalarının tamamen dışında tasarlamaktadır. Engelli mülteciler, devletin kalıcı sosyal koruma sistemine dahil edilmemekte; bunun yerine geçici uluslararası fonlara, AB projelerine veya gönüllü vakıfların dönemsel yardımlarına tabi tutulmaktadır. Bu yaklaşım, engelli göçmenleri bir hak öznesi olarak değil, tamamen yardım nesnesi olarak gören arkaik bir anlayışın ürünüdür. Fonda kesinti olduğunda veya proje bittiğinde engelli mülteci aile mutlak bir açlık ve sefaletle yüz yüze kalmaktadır. Bu dışlama mekanizması; Mültecilerin Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi Madde 23, CRPD Madde 27 ve Madde 28 ile Her Türlü Irk Ayrımcılığının Tasfiye Edilmesine Dair Uluslararası Sözleşme (ICERD) Madde 5'in doğrudan ve ağır bir ihlalidir."
Hukuki Perspektif ve Erişim Hakları
Diyarbakır Barosu Göç ve İltica Komisyon Başkanı Avukat Ahmet Mullamuhammed konuyu hukuki açıdan şu sözlerle dile getiriyor: "Diyarbakır’da engelli mültecilerin erişilebilir olmayan kaldırımlar, toplu taşıma ve kamu binaları nedeniyle yaşadığı sorunlar hukuken bir hak ihlalidir. Somut olayın özelliklerine göre bu durum, engelli mültecilerin temel haklarına yönelik bir ihlal teşkil edebilir. Burada öncelikle vurgulanması gereken husus, erişilebilirliğin yalnızca sosyal bir politika veya iyi niyet meselesi olmadığı, hukuken güvence altına alınmış bir hak ve kamu makamları açısından yerine getirilmesi gereken bir yükümlülük olduğudur. 5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun, engellilerin toplum hayatına diğer bireylerle eşit koşullarda tam ve etkin katılımını amaçlamakta; erişilebilirliği ise binaların, açık alanların, ulaşım ve bilgilendirme hizmetlerinin engelli bireyler tarafından güvenli ve bağımsız biçimde kullanılabilmesi olarak tanımlamaktadır. Kanun kapsamında kamu binaları, yollar, kaldırımlar, yaya geçitleri ve toplu taşıma sistemlerinin erişilebilir olması öngörülmektedir. Dolayısıyla tekerlekli sandalye kullanan bir mültecinin kaldırım rampasının bulunmaması nedeniyle kamu hizmetine ulaşamaması, bir kamu binasına merdivenler nedeniyle bağımsız biçimde girememesi veya toplu taşıma aracını erişilebilir olmaması nedeniyle kullanamaması, yalnızca günlük yaşamı zorlaştıran bir problem olarak değerlendirilmemelidir. Türkiye'nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme'nin 9. maddesi, engelli bireylerin diğer bireylerle eşit koşullarda fiziksel çevreye, ulaşıma ve halka açık tesis ve hizmetlere erişiminin sağlanması için gerekli tedbirlerin alınmasını devletlere yüklemektedir. Sözleşme özellikle yollar, ulaşım araçları, binalar ve diğer açık ve kapalı tesisleri erişilebilirlik kapsamında ele almaktadır. Kişinin mülteci veya yabancı olması, engellilik nedeniyle sahip olduğu erişilebilirlik hakkını ortadan kaldırmaz. Erişilebilirlik hakkı, kişinin vatandaşlığına değil engellilik durumuna ve insan haklarından eşit şekilde yararlanmasına ilişkindir."

Yasal Çerçeve ve Başvuru Yolları











