Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin haftalık Meclis Grup Toplantısı’nda güncel gelişmelere ilişkin konuştu
Konuşmasının başında İstanbul ve çevre illerde yaşanan sel
felaketine değinen Bakırhan; "Yağmur elbette bir doğa olayıdır. Yağar,
sonra durur. Ama yağmur yağdığında insanların ölmesi, araçların sürüklenmesi,
evlerin suyla dolması, 16 milyonluk bir kentin, diğer kentlerimizin de
saatlerce felç olmasını sadece yağmura bağlamak doğru olmaz. Bu durum, kentin
nasıl yönetildiğiyle ilgilidir. İstanbul’da yıllardır dere yatakları
daraltıldı, su havzaları yapılaşmaya açıldı, yeşilin yerini her yeri betona
dönüştürdüler" dedi ve sözlerini şöyle sürdürdü:
Umarım her şeye çok hızlı koşan iktidarımız burada zarar ziyan
tazmini yaparak bu sel felaketinde kayıpları olan yurttaşlarımızın aynı zamanda
zararlarını da giderir. İstanbul'da, Kocaeli'nde, Sakarya'da yıllardır
dere yatakları daraltıldı. Su havzaları yapılaşmaya açıldı. Siz de
yaşıyorsunuz. Yeşilin yerine her yeri betona dönüştürdüler. Dün de
Bursa'daydık. Orada da 5 yılım geçmişti. Seksen dokuz, doksanlarda yeşil
Bursa'ydı. Sanırım şimdi beton Bursa demek gerekiyor. Bu durum çok kabul
ettiğimiz bir durum değil. Şimdi düşünebiliyor musunuz? Sadece İstanbul'da 168
dere havzası var. Yani bu yağmur yağdığı zaman suyun kendisine yol bulduğu,
gittiği hafızalardan 168 tanesini108 tanesine fiziksel olarak müdahale etmiş ve
daraltmışlar.
Çok
yağmur yağdır diyorlar. Ya güzel kardeşim, sen dere yatağına imar izni verirsen,
orayı betonla doldurursan su nereden geçecek? İşte suyun da bir hafızası var.
Bu sudur ha. Öyle şakaya gelmez. Yolunu kapatırsan üzerinden geçer. Altına alır
geçer. Ve insanlar yaşamını yitirir. Dolayısıyla bu durumu sadece yağmurun çok
yağmasına bağlayan akıl bence doğru yapmıyor, yanlış yapıyor. Dönüp biraz o
kentlerin, o dere havzalarının nasıl yapılaştığına ve yönetildiğine biraz
bakması gerekiyor. Düşünün, Kuzey Ormanları İstanbul'da yollarla, hava
limanlarıyla parçalanmış. Bütün vadilere her gün projeler veriliyor. O su
havzaları rezidanslarla yükseliyor. Sonra da çok yağmur yağdı diye bir gerekçe
üretiyorlar. Vallahi biz bunu kabul etmiyoruz. Bu sel felaketinden etkilenen
yurttaşlarımız da kabul etmiyor. Bu sel ve yağmur sizi uyardı. İnşallah
aklınızı başınıza alırsınız diyoruz.
"İstanbul'un mega projelere ihtiyacı yok"
Bir de bu yetmiyor. Yine Kanal
İstanbul projesini gündeme aldılar, tartışmayı açtılar. Kentin suyunu,
toprağını, yaşam alanını tehdit eden bu Kanal İstanbul projesini tekrar hayata
geçirmek için ısrar ediyorlar. Biz de buradan sesleniyoruz. Diyoruz ki
İstanbul'un mega projelere ihtiyacı yok. İstanbul'un mega risklerden korunmaya
ve kurtulmaya ihtiyacı var. Eğer bu topluma, insanlarımıza bir iyilik yapmak
istiyorsanız bu mega riskleri ortadan kaldıracak projeler yapın diyoruz.
Özellikle bir konuya daha dikkat çekerek iktidara seslenmek istiyorum. 2 yıldır
başta İstanbul olmak üzere belediyelerle uğraşıyorlar. Hâlâ bu konuda mahirler
yani üzerlerine yok. Fakat 14 Ekim'de İstanbul aslında iktidara dedi ki ya
biraz da artık belediyelerle uğraşacağına benim sorunlarımla uğraş dedi.
Bakalım buradan bir ders çıkacak mı? Onu da beraber izleyip göreceğiz.
Belediyeleri nasıl transfer edeceğinizi her
gün konuşacağınıza, basınca suyun nereye transfer edeceğinizle biraz
konuşsanız, sayın hükümet, sayın yetkililer, sayın bakan diyoruz. Bakın
İstanbul'da değiştirilmesi gereken belediye başkanları değil. Dereyi arsaya,
yeşili betona, kenti ranta çeviren anlayışı değiştirmek gerekiyor. Değerli halkımız,
biz yağmaya karşı doğayı savunmaya devam edeceğiz. Ranta karşı insanı, bu
kayyımcı düzene karşı da yerel demokrasi ve altların iradesini sonuna kadar
savunacağız, savunmaya devam edeceğiz.
"Bu süreç yalnızca
Türkiye'nin değil, bütün bölgenin umududur"
Değerli arkadaşlar, siz de takip
ettiniz. 3-5 günlük bir Federal Kürdistan Bölgesi ziyaretimiz vardı. Orada bir
foruma davetliydik. Orada kaldık. Biraz sonra ona ilişkin gözlemlerimi,
düşüncelerimi ve oradaki görüşmelerime ilişkin de sizinle durumu paylaşacağım.
Orta Doğu'da önemli gelişmeler yaşanmaya devam ediyor. Sıcak savaşlar durmadığı
gibi siyasal ve toplumsal krizler de durmuş değil. Dünyanın gözü burada olup
bitenlere kesilmişken bugün artık orada savaş var, kimseyi ilgilendiremez
diyebileceğimiz bir noktada değiliz.
Çünkü Yemen'den atılan bir füze, Riyad'da
uçak kalkışlarını durdurabiliyor. Kızıldeniz'de başlayan bir gerilim, birkaç
gün sonra başta biz olmak üzere Avrupa'da, dünyanın birçok yerinde marketteki
fiyatları yükseltebiliyor. Bir yerde ateş yandığında başka bir ülkede dumanı
tutuyor. Orta Doğu'nun bugünkü hâli biraz da şudur. Kimse büyük bir savaş
istemiyor. Evet, doğru. Ama kimse gerçek bir barış kurmaya da yanaşmıyor.
Bunu nereden anlıyoruz? Herkes güvenlik
arıyor. Herkes daha fazla silahlanıyor. Herkes daha fazla askerî üs kuruyor.
Daha yüksek duvarlar örüyorlar. Sonunda ortaya daha fazla güvenlik değil,
güvensizlik ortaya çıkıyor. Tam da böylesi bir dönemde Hewler'de düzenlenen
Meri Forumu'na katıldık. Orta Doğu'nun geleceğini, Kürtlerin bölgedeki
durumunu, Türkiye'de yürüyen barış ve demokratik toplum sürecini ve Suriye'deki
gelişmeleri uzun uzun tartıştık, konuştuk. Gittiğimiz salonlar doluydu,
tartışmalar canlı ve güçlüydü. Bu vesileyle Meri yönetimine, o konferansı, o
forumu düzenleyen, düzenlemesinde emeği geçen oradaki emekçilere ve dünyanın ve
Orta Doğu'nun dört bir yanından oraya katılan, düşünceleriyle destek sunan
bütün katılımcılara bir kez daha buradan Ankara'dan, grup grubumuzdan selam,
sevgi ve teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Forum vesilesiyle Sayın Neçirvan
Barzani ile görüştük, Sayın Bafıl Talabani ile görüştük. Sayın Kubat Talabani
ile görüştük. Sayın Mazlum Abdi ile Sayın İlham Ahmed ile görüştük ve bölgedeki
birçok ülkeden oraya gelip katılan çok değerli, çok kıymetli aktörlerle
görüştük. Görüştüğümüz bütün arkadaşların, bütün çevrelerin sizlere çok selamı,
sevgisi ve saygısı vardı. Biz de buradan onlara selam, sevgilerimizi ve
saygılarımızı gönderiyoruz. Türkiye'de yürüyen sürece ve Kürtler arasında
diyaloğun gelişmesine verdikleri önemi bir kez de o forumda
gördük. Forumda en sık yapılan değerlendirmelerden biri şuydu. Türkiye'de
barış, bölge barışının dinamosu olabilir dediler. Biz de bu tespite yürekten
katılıyoruz. Doğru bir tespittir. Çünkü Türkiye'de Kürt meselesi demokratik
yollarla çözüldüğünde bunun olumlu etkisi Türkiye'de sınırlı kalmaz. Suriye'de,
Irak'ta, İran'da da hissedilir. Bu süreç yalnızca Türkiye'nin değil, bütün
bölgenin umududur. Orada siz de takip ettiniz, bütün Kürt aktörleriyle birlikte
bir fotoğraf verdik. Kıymetliydi, değerliydi. Yan yana gelmek önemlidir.
Bir fotoğraf karesinde ortak resim vermek önemlidir. Bugüne kadar oluşan
mesafeyi bu buluşmalar, bu resimler azaltır. Ama bir fotoğraf yetmez. Bu
yakınlaşmanın siyasi, toplumsal ve diplomatik ayakları da kurulmalıdır.
Bakırhan
konuşmasının devamında şu başlıklara değindi:
"Kürtler daha fazla
diyalog kurmalı"
Kürtler bugün bölgede barışın en
istekli ve en kararlı taraflarından birisidir. Kürtlerin ortak stratejik
çıkarları etrafında birleşmesi, bulundukları ülkelerin başkentlerinde daha
güçlü olması, bölge barışındaki kurucu rolünü daha da büyütecektir. Çünkü
her yerde gördüğümüz ve tekrar teyit ettiğimiz en önemli şey şu oldu. Orta Doğu
bugün bekleyenin değil, konuşanın ve siyaset üretenin yol aldığı bir
zemindir. Bundan ötürü Kürtler kendi aralarında daha fazla konuşmalı, daha
fazla diyalog kurmalı. Varsa kendi aralarındaki sorunları bunları gidermeli.
Sorunlarını konuşarak çözmeli ve bölgenin geleceğinde güçlü bir biçimde yer
almalıdır diyoruz.
"İran'da Kürt
partileri masaya oturmaya hazır"
Değerli arkadaşlar, forumda
konuşulan önemli başlıklardan biri de İran oldu. Vesileyle İran'a dair ayrıca
bir şeyler söylemek istiyorum. Sayın Bafıl Talabani forumda yaptığı
konuşmada İran'daki Kürtlerle ilgili yeni bir diyalog sürecinin başlangıç
aşamasında olduğunu belirtti ve İran Devleti'nin de buna olumlu baktığı bilgisini
verdi. Biz de bu açıklamayı önemsiyoruz. İran'da henüz oturmuş bir düzen
yok, bunu biliyoruz. Haklı olarak diyeceksiniz ki İran'da her gün Kürtler,
muhalifler tutuklanıyor, işte idam ediliyor. Fakat çok açık bir gerçek var.
İran'da Kürt siyasi dinamikleri meselelerini savaşla değil, diyalog ve
müzakereyle çözmek istiyorlar. Tahran da bunu bir imkân olarak görmeli.
İdam sehpaları yerine, mahpuslar, cezaevleri yerine bu diyalog ve müzakere
talebine sırtını çevirmemelidir diyoruz. İran yönetimi diyalog isteyen
Kürt aktörleriyle doğrudan konuşabilmelidir. Aracıya gerek kalmamalıdır.
Silahın konuştuğu yerde kimse kaybetme, silahın konuştuğu yerde herkes
kaybeder. Masanın olduğu yerde kimse kaybetmez.
Dolayısıyla İran'da siyasetin konuşulduğu,
konuşulduğu bir başlangıcın yapılmasını önemli görüyoruz. İran'da Kürt
partileri yıllardır masaya oturmaya hazır olduklarını açıkça söylüyorlar.
Tahran için bu kaçırılmaması gereken bir fırsattır. Kürt partileriyle müzakere
ve diyalog masası vakit kaybedilmeden kurulmalıdır. Bu masa geçici olmamalıdır.
Bu masanın bir takvimi ve güvenceleri olmalıdır. Ve bu masa kalıcı bir barışa
ulaşmak için değerlendirilmelidir diyoruz. Kürtlerin dili, Kürtlerin
kimliği ve Kürtlerin siyasi iradesi tanındığında emin olun İran kaybetmez, İran
kazanır. Kürtleri tanımak İran'ı güçte zayıflatmaz, güçlendirir. Kendi
haklarıyla barışan bir İran dış müdahalelere karşı da daha dirençli olur
diyoruz. Biz bu diyaloğun DEM Parti olarak başlamasını istiyoruz. Eğer bu
diyalog başlarsa söz veriyoruz, bu diyaloğu sonuna kadar destekleyeceğiz.
Türkiye'de yürüyen sürecin başarıya ulaşması da İran'ın aleyhine değil, tüm
bölgenin yararınadır. Türkiye, İran'da olası bir Kürt ve İran diyalog sürecine
destek vermelidir.
"İktidara soruyoruz;
daha neyi bekliyorsunuz?"
Değerli halkımız, iki yılı aşkın
süredir önemli bir süreçten geçiyoruz. Çok söz söylendi, çok önemli adımlar
atıldı. En son 8 Ekim'de Türkiye'den tamamen çekilme kararı paylaşıldı. Yani
Hareket Yönetimi, Türkiye'de tek bir fertlerinin kalmadığını, buradaki bütün
güçlerini Türkiye sınırları dışına çektiğini söyledi. Bu önemlidir. Atılmış
önemli bir adımdır. Yine 8 Ekim'de bazı kampları boşalttıklarını belirtti
Hareket Yönetimi. Bu önemli adım sonrası Bursa'da da sormuştu arkadaşlarımız.
Herkesin aklında şöyle bir şey var: Barışın önünü açacak adımlar daha ne kadar
bekleyecek?Madem Türkiye'deki hareket militanlarını çektiyse, madem yavaş
yavaş bulundukları üsleri boşaltıyorlarsa, kamplardan çekiliyorlarsa o
zaman neyi bekliyoruz? Daha ne kadar bekleyeceğiz? sorusunu soruyor insanlar.
Hareket Yönetimi de yaptığı açıklamada,
“Bizden beklenen daha ne kaldı?” diyor. Bu soru artık tüm toplumun sorusu.
Cezaevi kapısında evladını bekleyen annenin de yıllardır sürgünde yaşayan
yurttaşlarımızın da kırk kere aşkın acının artık bitmesini isteyen bu ülkenin
bütün insanlarının ortak sorusu. Fesih yapıldı. Silahlar yakıldı. Bunlara
şahitlik ettik. Çekilme kararı açıklandı. Kamplar boşaltılıyor. Toplum bu
sürece umutla bağlandı. Büyük bir anlamda yüklüyor. Bu kadar açık bir tablo
karşısında artık beklemenin bir gerekçesi kalmadı. İktidarın da bir bahanesi ve
gerekçesi kalmadı. Biz de toplumun bize sorduğu sesle, açık yüreklilikle
buradan kürsümüzden soruyoruz. İktidara diyoruz ki artık neyi bekliyorsunuz?
Artık daha ne yapılması gerekiyor? Soruya iktidar sessizlikle cevap
veremez. İktidar artık niyet anlatmayı bir kenara bırakıp karar alma aşamasına
geçmelidir. Somut adım atma aşamasına geçmelidir. Çünkü insanlar bize her
yerde diyor ki Sayın Öcalan ne zaman özgür iletişim ve yaşam koşullarına sahip
olacak? Sayın Öcalan ne zaman doğrudan kamuoyuna seslenebilecek? Cezaevleri ne
zaman boşalacak? Biraz önce yukarıda Kocaeli'yle örgütümüzle yaptığımız
sohbette onlar da aynı soruyu sordular. Sürgündeki kardeşlerimiz ne zaman
dönecek? Dağdakiler ne zaman demokratik siyasete dönebilecek? Hasta tutsaklar
neyi bekliyor?
Allah aşkına, her şeyi anladık da ya
insanlar içeride tedavi olamıyor. İşte Said Yıldırım, cezaevi süresini otuz
iki, otuz üç yılı aşkın süredir cezaevinde doldurmasına rağmen, kronik
hastalıkları, kalp hastalığı olmasına rağmen bırakılmıyor. Hasta tutsaklar neyi
bekliyor? Kayyımlar ne zaman gidecek? Ya Ahmet Türk ne zaman görevine
dönecek? Siirt belediye başkanlarımız ne zaman görevlerinin başına dönecek?
Seçilmişler ne zaman görevine dönecek? Soruları devam edip
gidiyor. Demokratik siyasetin önündeki engeller ne zaman kaldırılacak
diyor insanlar. Bu sürecin hukuki güvencelere kavuşması daha ne kadar zaman
alacak sorularını soruyorlar. Barış bekleme salonunda tutulacak bir şey
değil, değerli arkadaşlar. Her hafta yeni bir şart, her ay yeni bir gerekçe
üreterek bu tarihi imkân tüketilemez. Açıkça diyoruz, Meclis daha fazla
sorumlu kalsın, gerekli yasaları çıkarsın, kayyım sistemini bitirsin, ifade ve
örgütlenme özgürlüğü önündeki engelleri kaldırsın, hukuki iktidar sopası olarak
değil, herkesin güvencesi haline getirsin. Bu somut bir somut adımın
dağıtını özellikle çizmek istiyorum.
"Barış ve
Siyasallaşma Kurulu hemen kurulmalı"
Sayın Öcalan'ın
koordinatörlüğünde Barış ve Siyasallaşma Kurulu artık gecikmeden kurulmalı ve
çalışmalarına başlamalıdır. Silahsızlanma bir irade beyanı ile tamamlanamaz.
Onu sonuca götürecek bir mekanizma gerekir. O mekanizma bu
kuruldur. Gerekirse 7-24 saat barış mesaisinde olmalıdır, değerli
arkadaşlar. Sürecin baş müzakerecisiyle haftalar süren aralıklarla
görüşülerek bu işi sağlıklı bir şekilde yürütmek imkânsız bir noktaya geldi.
Her geçen gün barış için kaybedilmiş bir gündür. Bu kurul beklenmeye alınamaz.
Hemen kurulmalı, hemen çalışmaya başlamalıdır diyoruz. Barış siyasetin
konuşmasıdır. Biz de diyoruz, barış konuşmanın, siyasetin konuşmasıysa neden
konuşan herkes bir şekilde cezalandırılıyor? Sansüre uğruyor. Bir elinizle
barış deyip öteki elinizle toplumu ve basını susturamazsınız. Halk TV'ye
kayyım atıyorsunuz. Bir şirket sahibine yönelik iddialar, yüzlerce gazetecinin
emeğine, milyonlarca insanın haber alma hakkına müdahalenin gerekçesi
olamaz. Fonuyla ilgili konuşan gazeteciler gözaltına alınamaz. Dipnot
Yayınları'nın Mahir Çay'ın kitabı toplatılıyor. Yayıncısı yargılanıyor.
Mezopotamya Ajansı'na, Jinneps'e, Yeni Yaşam'a dönük sansür ve erişim engelleri
hâlâ devam ediyor. 21. yüzyıldayız. Hâlâ hangi kitabı okuyacağımıza
iktidar mı karar verecek? Evet, 21. yüzyıldayız. Hâlâ hangi haberin
görüleceğine iktidar mı karar verecek? Bu yüzyılda hangi belediyeyi kimin
yöneteceğine iktidar mı karar verecek, siz mi karar vereceksiniz? Bu
uygulamaların adı, açık söylüyorum, korku siyasetidir.
Bakın, işçinin ücreti de, Kürt'ün hakkı da,
gazetecinin kalemi de, gencin geleceği de ortak olarak keyfiliğe değil, hukuka
ihtiyaç duyuyor. Yani ne demektir bu? Türkiye'nin bir an önce bir hukuka,
demokratik bir hukuka, kapsayıcı bir hukuka ihtiyacı var demektir. Bizim
çağrımız bu konuda açık ve nettir. İktidara diyoruz ki cesur olun, somut ve demokratik
adımlara katın. Liman göründü. Süreci limana yakınlaştırmak hepimizin
görevidir. Ama kardeşim, dümen sizin elinizdedir. Büyük sorumluluk sizdedir.
Buyurun, adım atın diyoruz.
"Tarihin en büyük
vurgunlarından birini yaşadık"
Cumhuriyet tarihinin en büyük
vurgunlarından birisi olan biraz da fon vurgunu üzerinde durmak istiyorum.
Türkiye'de zaten uzun süredir bir ekonomik kriz yaşıyoruz. Uzun krizle mücadele
ederken tarihin en büyük vurgunlarından birisini de üstüne
yaşadık. İddiaya bakın, fonlara bakın, faiz ve gelir giderlerine bakın.
Ülke ekonomisi dünyanın en büyük kumarhanelerinden birisine neredeyse
çevrilmiş. Buradan alnı beş vakit seccadeye giden, beş vakit namaz kılan
vicdanlı büyüklerimize ve kardeşlerimize soruyoruz. Allah aşkına, bu kadar
soygun, bu kadar vurgun, ahlaki çürüme olmadan yapılabilir mi? Bunu inançlı
kardeşlerimize soruyorum. Onlar kararını versin. İslam'ın ve insanlığın en
temel ilkesi nedir? Kul hakkıdır. Yoksulun, işçinin, emeklinin hakkı gizli
hesaplarda buharlaşırken susmak kul hakkına girmek değil midir diyorum ve kul
hakkına girmekten herkesi men etmek istiyoruz. Ayıptır,
yeter. Türkiye'de 2018'de başlayan ekonomik krizden beri iki fotoğraf
netleşiyor. Bu fotoğrafların birinde yoksulluk sınırının altıda biri kadar maaş
alan, işte bugün içimizde olan emekliler varken ya düşün, bağımsız işte
araştırmalarda insanların nasıl bir ücretle yoksulluk sınırında yaşayacağı
ölçülüyor. Onun altıda birini emekliye veriyorlar, bununla geçin
diyorlar. Fotoğrafın bir tarafında belirlenen yoksulluk miktarının altında
biriyle, geçim zorluğu içinde geçinmeye çalışan emekliler var. Diğer tarafta
siyasi güce dayanarak milyonlarına milyon, yüz binlerine yüz binler katanlar
var. Bu fotoğraflardan birinde rekor kıran işsizlik, açlıkla mücadele eden
kamu personeli ve emekliler var. Diğerinde de yaptığı milyonluk yolsuzluğu özel
evlerde saklayan kayyım yardımcıları var. Yardımcısı bir evde hırsızlık
yaptığı parayı saklıyorsa demek ki aslı ne kadar saklıyor, onu da artık
inşallah önümüzdeki günlerde belki görürüz.
Bugün aramızda çok değerli misafirlerimiz
var. Halkın Emekliler Sendikası'nın üyeleri ve başkanı aramızda. Hepinize hoş
geldiniz diyorum. 2018'den beri bu ülkeyi kasıp kavuran bir enflasyon var.
Bir ekonomik kriz var. Bu krizden en çok kim etkilendi? Emekliler etkilendi.
Hayat pahalılığı arttıkça emeklilerin yaşam mücadelesi daha da zorlaşıyor. Bunu
biliyoruz. Bugün Halk Sen üyesi misafirlerimiz en temel haklarını talep
ediyorlar. Ne talep ediyorlar? Diyorlar ki bırakın özgürce örgütlenelim.
Haklarımızı aramak için sendikalaşalım diyorlar. Sendikalı örgütlenmemiz
önündeki engelleri kaldırın diyorlar. Demokratik temsil imkânlarına kavuşmak
istiyoruz diyorlar. Biz de buradan açıkça söylüyoruz. Emeklerinin
örgütlenme ve temsil hakkına dair taleplerini destekliyoruz. Yanlarında
olduğumuzu belirtmek istiyoruz.
Emekliler bugün en düşük maaşla en yüksek
hayat pahalılığına karşı ayakta kalmaya çalışıyor. Bunun çözümü, emekli
maaşlarının gerçek enflasyon oranlarına göre belirlenmesiyle
olur. Emekliler insan onuruna yaraşır bir yaşama ulaşıncaya kadar, özgürce
örgütleninceye kadar, haklarına kavuşuncaya kadar söz veriyoruz, emeklilerin
yanında olmaya, onların mücadelelerini desteklemeye devam edeceğimizi belirtmek
istiyorum. Yine İSİG Meclisi'ne göre 2025'te en az 2 bin 105 işçi iş
cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Ya, 2005'ten günümüze kadar 2 bin yüz
fakir fukara, emekçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirmiş. Bir tarafta
yaşamak için ölenler var. Diğer fotoğrafta ise sırf göğüslerine ampul rozeti
takıyorlar diye maşallah janti takımlarla, lüks saatlerle, pahalı arabalarla
keyif süren AK torpiller var, AK torpiller. Tek bir soru soruyoruz. Fon
vurgunu, kayyım yardımcısının soygunu, haksız kazanç elde edenler, liyakatsiz
işe girenler; bunlar siyasi güç olmadan yapılabilir mi? Demek ki bunların
tamamının arkasında bir siyasi güç, bir siyasi irade var. İnşallah
geldiğimiz zaman o siyasi irade ve güç emeklinin, emekçinin, yoksulun, o dere
yatağı kapatılırken orada yaşamını yitiren fakirin, fukaranın, yoksulun yanında
olacak. Şimdi, bu fon vurgunundan dolayı dönüp kendilerine, yaptıklarına
bakıp özeleştiri verme yerine bu büyük vurgun sebebiyle istifa etmeleri
gerekirken ne diyorlar biliyor musunuz? İç ve dış mihrak var. Vallahi bu sefer
kusura bakmayın. Ne dış güçler var ne iç mihrak var ne dış mihrak var. Bu sefer
bu meselenin tek sorumlusu sizsiniz, iktidarınızdır diyoruz.
Fon yasasına tepki:
Çaldığın paralı getir, helalleşelim diyorlar
Bu hafta Meclis Genel Kurulu'nda
fon vurgunuyla ilgili bir yasa görüşülecek. Bu da ayrı bir mesele. Bu yasa,
insanları dolandıranları cezalandırmak yerine “Çaldığım parayı getir,
helalleşelim” diyen bir yasa olacak. Böyle bir yasa olmaz. AK Parti iktidarı
burada sorunu çözmek değil, yönetmek istiyor. Biz ise vurgunda mağdur olanlar
adına, o küçük birikimlerini kaybeden, dişinden tırnağından artıran o yoksullar
adına, 80 milyon adına diyoruz ki bu sorunu çözmek zorundasınız. Bu sorun
çözülünceye kadar da takipçisi olacağız. Aç karnını doyurmak için,
hatırlarsınız, baklava çalan çocuğa ne verdiler? Ceza veren bir sistem, eski
parayla halkın katrilyonlarını çalanları korumaya devam ediyor. Baklava çalana
gücü yeten, katrilyonları çalanlar karşısında sessiz kalıyor. Böyle adalet olur
mu? Olmaz olsun böyle adalet. Böyle adaleti kabul etmiyoruz. Torbacı içeride,
çocuklarımızı zehirleyen, gemilerle uyuşturucu getirenler dışarıda. Bu mudur
adalet? Ufak bir şey aldığı için aç kaldığı için bir şey alana yıllarca
ceza veren bir sistem olacak. Yirmi milyar dolar ya, yirmi milyar dolar. Öyle
az buz bir para değil. Buna cevaz verenler de yerinde oturacak da bunu sessizce
izleyecek.
Öyle bir vurgun ki açıklayamıyorlar. İlk
günden bu yana başta arkadaşlarımız olmak üzere Meclis'teki arkadaşlarıma da
burada duruşlarından, tutumlarından dolayı teşekkürlerimi iletmek istiyorum.
Tüm partiler de bu mesele araştırılsın, bunun için bir komisyon kuralım
dediler. Peki, ne oldu? Kabul etmediler. Ya, 20 milyar dolar, milyonlarca
insanın mağdur olduğu bir iş için araştırma komisyonu kurmayacaksak ne için kuracağız?
Bu Meclis ne için var? Bunu artık herkesin vicdanına bırakıyorum. Neyi, niye
kabul etmiyorlar? Neyi saklıyorlar? Siz biliyorsunuz neyi saklıyorlar, değil
mi? Biz niye böyle alnımız açık bu vurgun, soygun karşısında duruyoruz?
Çünkü kirlenmemiş bir partiyiz, ha siziz. Emekçiyiz, yoksuluz. Emekliyiz. Bu
işlere bulaşsaydık böyle rahat konuşur muyduk biz de? Ya, işte biz sizin
yoldaşlarınızız, ha. Sizin o verdiğiniz onurlu mücadelenin temsilcileriyiz. Biz
yanlış da yapmayız, yanlış yapanı da kabul etmeyiz.
Son olarak şunu söyleyeyim. Geçen hafta 2027
yılı bütçesi sunuldu. Yine bir AK Parti klasiğiyle karşı karşıyayız. Yine
kaynaklar faiz lobilerine, sermayeye, güvenlikçi politikalara, rantiyeci
kesimlere aktarılırken yükü emekliye, emekçiye, asgari ücretliye ve halka
bindiren bir bütçe hazırladık diyorlar. Buna da refah bütçesi diyorlar. Ya,
fakir fukaranın içinde olmadığı bütçenin neresi refahtır? Diğeri zaten refah
içerisinde yaşıyor. Size birkaç kalem sayayım, siz artık değerlendirin.
Çok basit. Faize yaklaşık 4 trilyon ayırıyorlar. Sosyal harcamalara 1 trilyon
300 milyar. Dört katı faize veriyorlar. Yani fakir fukaraya gidecek olanı faize
veriyorlar. Adına da ne diyorlar? Refah bütçesi. Zenginin bütçesi, bu mu refah
bütçesi olacak? Başka bir örnek daha vereyim. Emekçilerin ödediği gelir
vergisinden 5 trilyon 533 milyar lira almayı düşünüyorlar. Emekçilerden 5
trilyon 500 milyar almaya çalışıyorlar. Peki, patronlardan ne kadar almayı
düşünüyorlar? İki trilyon. Emekçilerden beş trilyon, zenginlerden, sermayeden
iki trilyon. Bu bütçe kimin bütçesi sizce? Bu mu refah bütçesi? Vallahi bu
bütçeye karşı gece gündüz, sabah hem sahada hem Meclis'te mücadele edeceğiz.
Herkes bunu iyi bilsin.
Yine savunma harcamaları... Savunma
harcamaları yüzde 60 artmış. Kardeşim, iki yıldır bir mermi atılmadı
PKK çekiliyor, senin sınırlarından çekiliyor, kampları boşaltıyor.
Hayırdır, barış sürecinde silaha yüzde 60 daha fazla bütçeden para ayırıyorsun.
Bu soruların cevabını kim verecek? Onu da merak ediyorum. Bu ülkenin barışa
olan ihtiyacı bu kadar acilken kaynakların savaşa, silaha harcanması nasıl izah
edilecek? Onu da merakla bekliyoruz.
DEM Parti olarak kaynakların savaşa değil,
rantiyecilere değil, yoksullara, emeklilere ve emekçilere ayrıldığı bir bütçe
için mücadele etmeye devam edeceğiz. Bu konuda sizin desteklerinizi bekliyoruz.
Nasıl mı? Bakın, “Ekmek, Barış ve Adalet İçin Bütçe” şiarıyla 24 Ekim'de bir
kampanya başlatıyoruz. 24 Ekim'de ben Siirt Kurtalan'da emekçilerle,
emeklilerle olacağım. Tülay Başkan İstanbul'da olacak. Alanlara çıkacağız.
Alanlarda sizin desteğinizi bekliyoruz. Refah bütçesi için, emekliye, emekçiye
bütçe için hep birlikte ayaklanabilirsek bu Meclis'teki görüşmelerde o
sermayeye, rantiyeciye, faize ayrılan bütçeyi ancak belki
dönüştürebiliriz. Onun için her yerde “Emek, Barış ve Adalet” diyeceğimiz
bu kampanyaya desteklerinizi bekliyoruz, katkılarınızı bekliyoruz. Sesimizi,
soluğumuzu bu başlatacağımız kampanyaya aktarabilirsek bazı şeyleri
değiştirebiliriz diyoruz.
Gazetecilerin sorularını
yanıtladı: Türkiye'de PKK'lı militan kalmadı, teyit ve tespit raporu bir an
önce açıklanmalı
DEM
Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, TBMM'de partisinin grup toplantısının
ardından gazetecilerin sorularını yanıtladı. Silahsızlanma sürecine ve kasım
ayı sonunda toplanması beklenen Milli Güvenlik Kurulu'na (MGK) ilişkin
değerlendirmelerde bulunan Bakırhan, Türkiye'de PKK'lı militan kalmadığını
belirterek teyit ve tespit raporunun bir an önce açıklanması gerektiğini
söyledi. Bakırhan, hareket yönetiminin açıklamalarına ve kendilerine ulaşan
bilgilere işaret ederek "Türkiye'de PKK'lı militan kalmadı. Yine
Erbil'deydik, orada Federe Kürdistan Bölgesi'nin yöneticileri, yetkilileri de
vardı. Onların da aktardığına göre Türkiye'nin sınırında artık tehdit
olabilecek hiçbir noktada örgüt kalmamış, kamplardan çekiliyorlar. Şimdi
kampları boşalttıklarını söylüyorlar" dedi.
Sürecin
ilerlemesi için karşılıklı adımlar atılması gerektiğini vurgulayan Bakırhan,
"Diğer tarafta bir iyi niyet var, adımlar var. Teyit ve tespit raporu tabii
ki beklemek gerekiyor ama bunun hızlanması gerekiyor. Barış sürecinde
bekletilecek bir şey değil. Orta Doğu'da yaşıyoruz. Dolayısıyla bir an önce bu
iyi niyet adımları karşılığında teyit ve tespit raporunun da açıklanması
gerekiyor" ifadelerini kullandı. Teyit ve tespit raporundan önce
atılması gereken adımlar bulunduğunu belirten Bakırhan, belediyelere atanan
kayyumların geri çekilebileceğini söyleyerek "Bunun için teyit ve tespit
raporuna gerek yok. Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş, Kumpas davasında
yargılanan, AYM tarafından defalarca ihlal kararı verilen dosyada bulunan
arkadaşlarımız serbest bırakılabilir. Düşünce ve ifade özgürlüklerini
açıkladıkları için içeride olanlar bırakılabilir" diye konuştu. Sürecin
yalnızca teyit ve tespit raporuna bağlanmasını eleştiren Bakırhan, şöyle devam
etti:
Bir taraftan sadece teyit ve
tespit raporunu işaret etmek, diğer taraftan hiçbir şey yapmamak halkımız
tarafından eleştiriliyor, bizim tarafımızdan eleştiriliyor. Biraz bu süreci
hızlandırmak, karşılıklı adımlar atmak, bu sürecin başarılı bir şekilde amacına
ulaşmasını sağlamak sadece bizim görevimiz değil, aynı zamanda iktidarın da
görevi.
Sürecin
kasım ayına yetişip yetişmeyeceğinin atılacak adımlarla bağlantılı olduğunu
belirten Bakırhan, "Ne zaman yetişeceği atılacak adımlarla biraz
bağlantılıdır. Ama tek taraflı ciddi ve samimi bir şekilde bir ilerlemenin
olduğunu biz de okuyoruz, görüyoruz ve takip ediyoruz. Bunlar önemlidir"
dedi.
MHP
Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin PJAK'ın silah bırakmasına ilişkin
açıklamasının sorulması üzerine de değerlendirmelerde bulunan Bakırhan, İran'ın
da bir Kürt meselesi olduğunu belirterek, sorunun diyalog ve müzakere yoluyla
çözülmesi gerektiğini söyleyerek "İran'da da Kürt meselesinin diyalog
ve müzakere ile çözülmesi gerekir. Biz Bafıl Talabani'nin bize ilettiklerini
burada da aktardık. Sanırım herhalde İran'la orada sadece PJAK değil, diğer
Kürt güçleri arasında da bir görüşmenin başlayabileceği anlatıldı. Biz bu
görüşmeyi olumlu buluyoruz, destekliyoruz" ifadelerini kullandı. İran'ın
Kürtlerle yaşadığı sorunları diyalog ve müzakere yoluyla çözmesi gerektiğini ve
Türkiye'nin de olası bir çözüm ve müzakere masasını desteklemesi çağrısında
bulunan Bakırhan, "Sayın Bahçeli başta olmak üzere Türkiye iktidarı ve
devleti de İran'da Kürtler ve İran devletinin olası kuracağı bir çözüm ve
müzakere masasını bence desteklemelidir" dedi. Bakırhan, İran'ın
kendi Kürt meselesini çözmesinin bölge ve Türkiye açısından yararlı olacağını
belirterek "İran'ın kendi Kürt meselesini çözmesi bölgenin ve Türkiye'nin
yararıdır. Türkiye'de bu sürecin başarıya ulaşması da başta İran ve Orta
Doğu'da yaşayan bütün bölgelerin yararına olduğunu belirtmek istiyorum"
diye konuştu.