"Bahçeli’nin yaklaşımı, devlet aklıyla buluşması halinde barışa hizmet edecek tarihsel bir çıkışa vesile olacak"
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşmada, DEM Parti heyetinin 22 Ocak'ta İmralı'da görüştüğü PKK lideri Abdullah Öcalan'ın mesajlarını aktardı. Hatimoğulları, "Sayın Öcalan, sürekli beka kaygısı üreterek işçi ve emekçinin alın terinin güvenlik politikalarına harcandığı, yoksulluğun derinleştiği, hukuksuzlukların sıradanlaştığı, sömürünün yaygınlaştığı, kadın düşmanlığının arttığı bu kısır döngüden çıkmanın yol haritasını sunmaya hazır olduğunu ifade etmiştir. Türkiye’nin tüm prangalarından kurtulmasının zeminini oluşturmaya hazır olduğunu güçlü bir şekilde dile getirmiştir" dedi. Hatimoğulları, "Ayrıca Sayın Öcalan, son görüşmede heyetimize, Bahçeli’nin yaklaşımının devlet aklıyla buluşması halinde barışa hizmet edecek tarihsel bir çıkışa vesile olacağını belirtmiştir" ifadelerini kullandı.
Toplantı sonrasında gazetecilerin sorularını yanıtlayan Hatimoğulları, "Sayın Devlet Bahçeli'nin yapmış olduğu çıkışın devlet aklıyla buluşması çok önemli. Devlet aklıyla buluşmuş olan bu çıkışın, barışla nihayetlenme olasılığı yüksektir. Mevcut olan iktidara çağrımızı yaptık. Mevcut olan iktidar, bir yol haritası açıklamalıdır, nasıl bir çözüm öngördüklerine dair açıklamada bulunmalıdır" dedi. Hatimoğulları, "Öcalan'ın sürecin ilerlemesiyle beraber bazı açıklamalar yapacağına dair mesajı vardır. Bu açıklamaları, sürecin gelişimine bağlı olacak" şeklinde konuştu.
Tülay Hatimoğulları, DEM Parti TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşmada şunları söyledi:
"Bir haftadır, Kartalkaya’da meydana gelen yangın ve ortaya çıkan felaketi, yitirdiğimiz canlarımızı ve yapılan yanlışları konuşuyoruz. İktidar ise ne özür diliyor ne istifa kelimesini ağzına alıyor. Sadece tüm gücüyle sorumluları saklamak istiyor. Bu felakete kapı aralayanlar, sermaye kazansın diye denetim yapmayanlardır. Otel sahibine teşvikler verilmiş, otel sahibi 3 yılda 95 milyon kazanmış. Bunca teşvike, bunca kazanca rağmen tek bir önlem dahi alınmamış. Bu yangını münferit bir olay, bir kaza olarak ele alamayız. Bu yangın bir otel etrafında dönen iktidar-sermaye ilişkisinin çok acı bir fotoğrafıdır. Bu iktidar öyle bir sistem yarattı ki; denetime tabi oluyorsunuz, eksikliklerinizin bir listesi elinize veriliyor. “Yok kardeşim ben bunu kabul etmiyorum” deyip başka bir şirkete gidebiliyorsunuz. Parası neyse verip işin içinden çıkıyorsunuz!
İşte bunlar üç beş kuruş kar elde etmek için denetimleri ahbap çavuş ilişkisine dönüştürüp 36’sı çocuk 78 canımızı yangında kaybetmemize neden oldular.
Bu felaketlerin nedeni aşırı merkeziyetçiliktir. Liyakatsiz atamalardır. Kurumların içini boşaltmaktır. Rant-rüşvet ilişkisidir. Bu faciaların asıl sorumlusu “Bütün yetki benim elimde olsun” diyerek yerel yönetimlerin yetkilerini ortadan kaldırmak isteyen iktidardır. Yerel yönetimleri muhalefet kazanınca 'kayyım atayayım, olmazsa yetkilerine el koyayım' diyen anlayış bu felaketlere zemin hazırlıyor. Türkiye yüzölçümü ve nüfusu bakımından büyük bir ülke. Yangın, deprem, sel vb. felaketlerin ölümlerle sonuçlanmasını engellemenin yolu kent kent altyapıyı sağlıklı bir şekilde inşa etmek, denetlemek, kuralları harfiyen hayata geçirmekle mümkündür.
Bu iktidar yapı denetimleri dahil özel sektöre verdi. Müteahhitler kendi denetleme şirketlerini kurdu. Formaliteden denetleme yapıyorlar. Bunun en ağır bedelini 6 Şubat depreminde gördük.
Yerel yönetimlerin yetkilerini Bakanlıklara devrediyor. Bakanlıklar gerçek denetim yapmıyor. Rüşvet ağı gelişiyor. Kayyım atanmış, yetkileri sınırlandırılmış, felç edilmek istenen yerel yönetimler Türkiye’yi felakete sürükler. Yetkileri, olanakları arttırılmış, merkezi hükümetin tarafsızca denetlediği yerel yönetim modeli şarttır.
Bu yangın felaketinin sorumluları, devletteki tüm kurumlara ve kadrolara el koyarak yandaşları yerleştiren ve liyakatsizlik şampiyonu olan bu iktidardır. Yıllardır ortaya çıkan her katliamda sorumluları cezasızlıkla ödüllendirenlerdir. 6 Şubat depreminin sorumlusu, kurumları doğal afetlere bile müdahale etmeye hazırlamayan bu iktidardır. Öve öve bitiremedikleri AFAD’ın kağıttan kaplan olduğunu bu depremde deneyimledik.
Kurumsal çöküşü gerçekleştiren merkeziyetçi anlayış tam da budur. Bu felaketlerin sebebi 'Biz devleti şirket gibi yöneteceğiz' diyerek, yurttaşı müşteri, canını değersiz gören anlayışın ta kendisidir.
Daha iki yıl önce gerçekleşen depremde, insanlar denetlenmeyen, imar barışı adı altında rant alanına çevrilen binalarda yaşamını yitirdi. Çocuklar tacize uğrayıp katlediliyor. Narin’inin yaşadıklarını hangimiz unutabilir? Kadınlar her gün şiddet görüyor, katlediliyor. Hayvanlar sokak ortasında eziyetle öldürülüyor. Bize reva görülen ölümler, bu iktidarın memleket sevgisinin göstergesidir. Bunlar memleketi, insanını değil; rant, çıkar ve iktidar sevdalısıdır.
Toplum olarak bu yaşadıklarımıza, bize yaşatılanlara alışmamalı, normal görmemeliyiz. Bugün Kartalkaya yangını olduysa, Diyarbakır Çınar, Mardin Mazıdağı yangınında gerekenleri yapmadıkları içindir. Aladağ öğrenci yurdunda yaşananlar denetim olmadığı içindir. Çorlu Tren kazasında kusur yağmurda arandığı içindir. Soma, Ermenek, Şirvan, İliç maden facialarında etkin soruşturma yürütülmediği içindir. 6 Şubat depremlerinde hesap vermekten kaçtıkları içindir. Bakın, Çorlu Tren katliamında olmayan devlet, katliamda ölen Oğuz Arda Sel’in annesi Mısra Öz’ün, hakkını aradığı için cezalandırılmasını istiyor. Mısra Öz diyor ki; “Benim vazoda duran çiçeğim solup ölmedi. Çocuğum öldü.” Adalet isterken o yargılanıyor. Sorumlular serbest. Böyle bir yargı, böyle bir yönetim biçimi olmaz olsun.
22 yıllık AKP iktidarında buna benzer en az 24 facia yaşandı. Bu facialarda, 100 bini aşkın insan yaşamını kaybetti. Rakamları da gizliyorlar. Yine İSİG raporuna göre, AKP’nin iktidara geldiği 3 Kasım 2002 tarihinden bugüne iş cinayetlerinde en az 32 bin 478 işçi hayatını kaybetti. Yanlış duymadınız 32 bin 478 işçi… Peki bu ülkeyi bir ölüm ülkesine dönüştüren iktidarda, bunca felaket, bunca katliam sonrası kaç istifa oldu? Kocaman bir sıfır.
Lamı cimi yok. Kültür ve Turizm Bakanı başta olmak üzere, bu felakette sorumluluğu olanlar derhal istifa etmelidir. Sadece istifa da yetmez, yargı önünde göz göre göre gelen katliamın hesabını da vermeliler. Kültür ve Turizm Bakanı derhal istifa etmelidir. Bu bir tercih değil, bir zorunluluktur.
Bunlara alışmak ve susmak kendimize, topluma yapılacak en büyük kötülüktür. Susmayacağız, korkmayacağız, hakkımız olan her şeyi sonuna kadar savunacağız. Hele yaşam hakkımız için her şeyi göze alacağız.
Türkiye’nin yaşadığı bu dehşet ve vahşetin nedeni demokrasiden yoksun olmamızdır. Türkiye’de yaşanan felaketlerin nedeni otoriterliktir. Demokrasi olsaydı, denetimler sıkı yapılırdı. Yerel yönetimler güçlü olur ve iktidar sermayeyle kol kola girmezdi. Demokrasi olsaydı, bu kadar felaketten sonra istifa bir kaçış değil, halka karşı sorumluluk ve zorunluluk olurdu.
Her felakette görüyoruz ki sınırsız yetkiye sahip bu iktidarın halka ve insan yaşamına karşı sorumluluğu sıfırdır. Bu iktidar için canın değeri yok. Emeğin değeri yok. Halkların, insanın, doğanın değeri yok. Demokrasinin değeri yok. Demokraside insanın değeri vardır. Emeğin değeri vardır. Doğanın değeri vardır. Hak-hukukun değeri vardır.
Hak-Hukuk demek, muhalefet partisi belediye başkanı daha kürsüde konuşurken hakkında soruşturma açmak değildir. Bakın; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu, dün hükümetin muhalefet belediyelerine dönük uygulamalarını ve baskılarını eleştirdiği konuşması tamamlanmadan hakkında jet hızıyla hakkında soruşturma açıldı. Kimse karnından konuşmasın. Olası rakiplerini yargı yoluyla yarışın dışına itmeye çalışmak hukuksuzluktur, demokratik halk iradesini hiçe saymaktır.






