Ortadoğu, askeri gerilimin tırmandığı ve bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillendiği kritik bir süreçten geçiyor. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik olası saldırı hazırlıkları, İran’ın karşılık verme tehditleri “Yeni çatışma kapıda” yorumlarına neden olurken, Yemen’de Suudi Arabistan’ın müdahalesiyle tırmanan çatışmalar, giderek bölgede savaşın daha da yayılması ihtimalini güçlendiriyor. Bu gelişmelerin ortasında Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan öncülüğünde şekillenen yeni askeri girişimler ile İran’la yürütülen temaslar dikkat çekiyor. İsrail’deki seçimler ise siyasi krize ve Filistin’e yönelik soykırım ve etnik temizlik ile bölgeye yönelik İsrail saldırganlığında sürekliliğe işaret ediyor.
Örneğin El Ahbar Yazarı Hüseyin Sabra, “Ortadoğu’da yaşanabilecek yeni bir çatışmanın, geçmişteki gerilimlerin basit bir tekrarı olması beklenmiyor. Nükleer, askeri ve ekonomik meselelerin iç içe geçmesi, ABD’nin bölgedeki askeri varlığını artırması, deniz ulaşım yollarının taşıdığı riskler, Suudi Arabistan ile Yemen arasındaki savaş, Lübnan cephesinde devam eden gerilim ve İsrail’in yüksek riskli adımlar atmaya hazır olması, olası çatışmanın karşılıklı saldırıların ötesine geçerek daha geniş bir bölgesel krize dönüşme ihtimalini artırıyor” yorumu yapıyor.
ABD ve İsrail’in İran’a Yönelik Saldırı Hazırlıkları
Arap basınında ABD ve İsrail’in İran’a yönelik bir saldırı için hazırlıkların hızlandığına dair haberler öne çıkıyor. ABD bölgedeki askeri varlığını artırıyor, İsrail’e malzeme sevkiyatı yapıyor ve savaş gemilerini bölgede konuşlandırıyor. Bu hareketlilik 2003’teki Irak işgalinden bu yana gerçekleştirilen en büyük askeri yığınak olarak değerlendiriliyor. ABD’nin 3 Kasım ara seçimleri sonrası İran’a yönelik “kısa ama yoğun” bir operasyon ihtimalinin masada olduğu belirtiliyor. İran ise bu hazırlıkların farkında olduğunu söylüyor ve savaşı bölgeye yayma, internet altyapısını hedef alma gibi tehditlerini sürdürüyor. İran Kara Kuvvetleri Komutanı Emir Hatemi silahlı kuvvetlerin asimetrik savaşa yönelik hazırlık seviyesini yükselttiğini, insansız hava araçları ve insansız silah sistemleri alanındaki kapasitelerinin geliştiğini belirtti. Husiler Babülmendeb Boğazı çevresindeki etkilerini korurken, Suudi Arabistan’a yönelik dron ve balistik füze saldırılarını yoğunlaştırıyor. ABD-İsrail kaynaklı bir İran saldırısının geniş bölgesel bir savaşı tetikleyebileceği endişesi dile getiriliyor.
Mekke İttifakının Tahran Ziyareti
Bu ortamda diplomasi trafiği de hızlandı. 7 Ağustos’ta Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında Mekke Ortak Savunma Anlaşması (Mekke İttifakı) imzalandı. Anlaşma NATO tarzı “birine saldırı hepsine saldırı” hükmü içeriyor. Ardından Katar’da Türkiye, Pakistan, Katar ve Endonezya arasında savunma sanayisi alanında iş birliğini geliştirmeyi amaçlayan Bedir (Badr) Mutabakatı imzalandı. Ancak bu anlaşma, bölgesel güvenlik tartışmalarında Mekke İttifakı kadar geniş yankı uyandırmadı.
26 Ekim’de gerçekleşen Tahran ziyareti, Mekke İttifakının diplomasi hamlesi olarak öne çıktı. Suudi Arabistan Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman, Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir ve Türkiye Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın; Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai ile bir araya geldi.
İran tarafı bu toplantıyı, bölgede güvenlikle ilgili İran’ın dışarıda tutulacağı bir girişimin başarılı olamayacağının kanıtı olarak değerlendirdi. İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai, Tahran’daki dörtlü toplantının ardından yaptığı açıklamada, “Batı Asya’daki güvenliğin bölge ülkelerinin iş birliğine dayanması gerektiği ve her türlü dış müdahalenin önlenmesi konusunda mutabakata vardıklarını” söyledi. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı, yayımladığı açıklamada ziyaretin “Mekke İttifakı ülkelerinin mevcut krizin tarafları arasındaki gerilimi azaltmaya yönelik çabalarının sürdürülmesi, diyalog ve diplomatik çözümlerin teşvik edilmesi, Katar devleti ve Pakistan İslam Cumhuriyeti’nin ara buluculuk girişimlerinin desteklenmesi” çerçevesinde gerçekleştirildiğini belirtti.
Arap basınındaki “Mekke Anlaşması, savunma ittifakından ara buluculuk heyetine dönüşüyor” değerlendirmesi dikkat çekti.
İsrail Seçimleri: Siyasi Çıkmaz ve Politik Süreklilik
Öte yandan İsrail parlamento seçimlerinin nasıl sonuçlanacağı da merak konusuydu. Seçimlerden belirsizlik ve kriz çıktı. 27 Ekim seçimlerinin kesin sonuçları, hükümet kurmak için gerekli 61 sandalyelik çoğunluğu hiçbir bloka vermedi. Netanyahu liderliğindeki blok 53, Gadi Eisenkot liderliğindeki değişim bloku 48 sandalye alırken, Arap çoğunluklu partiler (Ortak Liste ve Ra’am) rekor düzeyde 19 sandalyeye ulaştı. Bu başarı, Arap çoğunluklu partilerin listesini kilit konuma yükseltti. Ancak her iki blok da bu listeyi dışlama tutumu izliyor. Netanyahu ile Eisenkot arasında derin görüş ayrılıkları bulunmuyor; mevcut partiler arasında fikirsel ve program bakımından köklü farklar sınırlı. Dolayısıyla hükümeti kim kurarsa kursun, kim başbakan olursa olsun, seçim sonrasında da İsrail Filistin davasını bitirme ve bölge ülkelerine yönelik saldırı politikalarını kaldığı yerden sürdürmeye devam edecek. Öte yandan Trump’ın Netanyahu ile Eisenkot’u bir araya getirerek ortak hükümet çağrısı yaptığı yönünde iddialar dolaşıyor. Eisenkot’un Netanyahu döneminde genelkurmay başkanlığı yapmış bir isim olması da bu sürekliliği pekiştiriyor.
İran-ABD: İlk Ateşi Kim Açacak?
Bütün göstergeler tek bir noktaya işaret ediyor: Çatışma kapıda. Bir yanda İran, diğer yanda ABD ve İsrail savaşa hazırlanıyor, hedeflerini belirliyor.
İran’ın füze tatbikatlarından diplomatik sürecin çıkmaza girmesine, siyasi ve medya kaynaklı gerilimin tırmanmasından ABD güçlerinin bölgedeki yeniden konuşlandırılmasına ve bazı üslerin tahliye edilmesine, İsrail savaş uçaklarının İran sınırlarına doğru gerçekleştirdiği uçuşlara kadar pek çok gelişme, kapsamlı bir çatışmanın yaklaştığına işaret ediyor. Ancak bunun ne zaman yaşanacağını belirlemek mümkün değil.
Basra Körfezi’nde sahadaki gelişmeler, İran İslam Cumhuriyeti ile ABD arasındaki anlaşmazlıkların diplomatik yollarla çözülebileceğine yönelik umutların giderek azaldığı bir dönemde yaşanıyor. Bu sırada ABD’nin Ortadoğu’daki askeri hareketliliği dikkat çekici biçimde artıyor.
Nitekim yayımlanan istihbarat raporlarında, ABD güçlerinin yeniden konuşlandırılmasından ve bölgedeki bazı ülkelerde diplomatik varlığın azaltılmasından söz ediliyor. Bunlara, İsrail’in İran sınırları yakınındaki hava faaliyetlerindeki artış da ekleniyor. Dolayısıyla bölge, yeni bir “açık çatışma” aşamasına giriyor gibi görünüyor. Üstelik bu kez çatışma son derece ağır bir bedel doğurabilir. İran ile ABD arasındaki anlaşmanın çökmesinin üzerinden dört aydan fazla zaman geçmesine rağmen uğradığı yenilgiyi kabul etmeyi hâlâ reddeden Trump, İran rejimini devirmek ve ülkenin nükleer kapasitesini ortadan kaldırmak hedefinde ısrar ediyor.
Sonuç olarak Ortadoğu’da yaşanabilecek yeni bir çatışmanın, geçmişteki gerilimlerin basit bir tekrarı olması beklenmiyor. Nükleer, askeri ve ekonomik meselelerin iç içe geçmesi, ABD’nin bölgedeki askeri varlığını artırması, deniz ulaşım yollarının taşıdığı riskler, Suudi Arabistan ile Yemen arasındaki savaş, Lübnan cephesinde devam eden gerilim ve İsrail’in yüksek riskli adımlar atmaya hazır olması, olası çatışmanın karşılıklı saldırıların ötesine geçerek daha geniş bir bölgesel krize dönüşme ihtimalini artırıyor.
ABD Ara Seçimleri Sonrası: İran Savaşı Bitecek Mi, Büyüyecek Mi?
ABD’liler 3 Kasım’da sandık başına gidiyor. Seçim kampanyası, Ortadoğu’daki uzak bir savaş yerine fiyatlar ve yaşam maliyetleri etrafında şekillendi. Ancak oy sayımı tamamlanır tamamlanmaz Washington’un dikkatinin yeniden Körfez’e yönelmesi bekleniyor.
ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı İran savaşı dokuzuncu ayına girdi. Şubat ayından nisan ayına kadar süren yoğun saldırılar savaşın ilk aşamasını, yaz aylarından bu yana devam eden abluka ve aralıklı çatışmalar ise ikinci aşamasını oluşturdu. Şimdi savaş, üçüncü bir aşamanın eşiğinde görünüyor. Hürmüz Boğazı fiilen kapalı kalırken ABD’nin deniz ablukası İran ekonomisini boğmaya devam ediyor.
En önemli işaret diplomatik kanallar aracılığıyla geldi. Wall Street Journal, 27 Ekim’de Washington’un diplomatik ve askeri kanallar üzerinden Körfez’deki bazı Arap ülkelerine, ara seçimlerin ardından kısa süreli ve yoğun bir askeri harekata hazırlanmaları gerektiğini bildirdiğini yazdı.
Bu bildirim rutin bir prosedür değil. İran, savaş boyunca Körfez genelindeki Amerikan üslerini, enerji tesislerini ve havalimanlarını hedef aldı. Dolayısıyla söz konusu bildirim, füze savunma sistemlerinin konuşlandırılması ve sivilleri korumaya yönelik önlemlerin alınması için fiili bir çağrı niteliği taşıyor. Bu tür uyarılar genellikle askeri harekattan kısa bir süre önce yapılır.
Askeri Hazırlıklar Tamamlanıyor
İlk olarak, Amerikan kuvvetleri bölgede toplanıyor. Halihazırda USS George H. W. Bush ve USS George Washington uçak gemilerinin öncülük ettiği iki uçak gemisi taarruz grubu bölgede bulunuyor. Eylül ayının sonunda San Diego’dan ayrılan USS Theodore Roosevelt uçak gemisi taarruz grubu ile USS Makin Island amfibi görev gücü de bölgeye doğru ilerliyor.
Kasım ayının sonuna gelindiğinde İran çevresinde üç uçak gemisi taarruz grubu ve iki amfibi görev gücü konuşlandırılmış olabilir. Bu, 2003’teki Irak işgalinden bu yana gerçekleştirilen en büyük askeri yığınak olacaktır.







