DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, "umut hakkı"nın mutlaka komisyon raporunun içinde bir şekilde yer alması gerektiğini vurguladı.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, JIN TV’den Nezahat Doğan’ın sorularını yanıtladı. Yoğun ve çok sancılı dönemlerden geçildiğini belirten Tülay Hatimoğulları, “Aslında hepimizin merak ettiği, sorduğu, sorguladığı; ‘işte bir barış süreci var’ denirken, çok yoğun söylemlerle birlikte pratikte atılmayan adımlar nedeniyle bir yavaşlama, bir tıkanma yaşanıyor ve Rojava saldırısı da bunun en temel noktasına oturuyor. İçeride barış, dışarıda Kürtlere dönük katliamla karşı karşıya kalma durumu… Rojava aslında bir tarafıyla bir toprak değil, bir toprak parçası da değil. Rojava aynı zamanda kadın özgürlükçü, demokratik, ekolojik bir paradigmayla demokratik bir sistemin inşasıydı. Ve bu, sadece Rojava Kürtleriyle sınırlı değil; halkların bir arada yaşayacağı özgün bir öz yönetim modeliydi" dedi.
'ÖZ YÖNETİM DENEYİMİDİR ROJAVA'
Rojava’nın bir öz yönetim deneyimi olduğunu dile getiren Tülay Hatimoğulları, “Rojava ve bu öz yönetimde en temel yaklaşım; aslında Ortadoğu’nun tarih boyunca yaşadığı savaş ve çatışmalara kaynaklık eden nedenlerin kökten çözümünü, çözüm formülasyonunu da ortaya koyan bir deneyim oldu. Mesela tarih boyunca Ortadoğu coğrafyası, sürekli dinlerin, mezheplerin, halkların çatıştırıldığı bir coğrafya. Sadece son 200 yılda emperyalizmin oynadığı oyunlara dönüp baktığımızda; Sünni-Şii çatıştırılmış, Türk-Kürt ile, Kürt-Arap ile çatıştırılmak istenmiş, vesaire… Yani dinler, mezhepler ve halklar savaşı… Peki savaşan, çatışan, yaşanan kim? O bölgenin kadim halkları birbirleriyle çatıştırılıyor. Dolayısıyla Rojava’da yaşanan öz yönetim deneyimi, farklı halkların ve inançların bir bölgeyi birlikte yönetebilecekleri anlayışını ortaya koydu. Bu bakımdan son derece önemli bir model. İkincisi; burada şunu da eklemek isterim: Bu, bir eşitlik ilkesiyle yapıldı. Bir eşitlik anlayışıyla yapıldı. Yani sembolik olarak… Diyelim ki orada bir Arap ya da farklı bir halktan, inançtan insan sembolik olarak yer almadı; gerçekten bir eşitlik ilkesiyle kuruldu. Bu birincisi. İkincisi ve bence yine Ortadoğu coğrafyası açısından hayati öneme sahip olan; kadın meselesi” diye belirtti.
Tülay Hatimoğulları, konuşmasının devamında şunları söyledi: “Şimdi kadın, ne yazık ki siyasal İslam’ın etkisiyle ve feodalizmin, ağalık sisteminin ağır etkisiyle bu bölgede yok sayılmış. Ha, kadınlar dünya ölçeğinde çok mu özgür, çok mu eşit? Elbette ki değil. Fakat dünyanın doğusuna gidildikçe kadına yönelik şiddetin, baskının; kadının ikincil ya da üçüncül bir varlık olarak görülmesinin daha fazla arttığını görebiliyoruz. İslamcı cihatçı örgütlerin ya da bu yapıların kadını köleleştiren, Orta Çağ zihniyetinde ortaya koyduğu bir ideoloji var orada ve kadının hiçbir hakkından söz edebilmek mümkün değil. Dolayısıyla kadınların yönetimlerde bu kadar aktif yer alması; mücadelede ve yaşamın her alanında kadın özgürlükçü bir paradigmanın hâkim olması son derece önemli, anlamlı ve örnektir.
ROJAVA KADIN DENEYİMİ
Mesela NADA Uluslararası Ortadoğu ve Kuzey Afrika Kadın Koalisyonu… İlk kuruluş nüveleri Amed’deki bir konferansta verilmişti. 2021’de Beyrut’ta ilk konferansını yaptı ve zaten bölge sürekli savaş ve çatışma hâlinde olduğu için konferansını da gecikmeli bir şekilde, geçtiğimiz yılın başında Süleymaniye’de gerçekleştirdiler. 12 ülkenin katılımıyla olan bu koalisyonun 18 ülkenin katılımına yükseldiğini; 18 ülkeden belediye kadınlar olduğunu… Siyahi kadınlar, farklı halklardan, inançlardan her kesimden kadın vardı. Ve hepsinin en önemli üzerinde durduğu konu, Rojava kadın deneyimiydi. Bu muazzam bir örnek teşkil etmiş ve bunun somut bir karşılığı olmuş bütün bölgede. Yani dolayısıyla Rojava, sadece Rojava’nın kendi sınırlarıyla sınırlı değil. Paradigması, bölgenin kadınlarının; farklı halkların, inançların özlemini duyduğu bir yönetim anlayışı. Ve son dönemde Rojava’ya dönük gerçekleşen saldırılar, bu paradigmayı ortadan kaldırmayı hedefledi. Mesela savaşan kadınlardan birinin cansız bedenini, yine bu siyasal İslamcı anlayışla hareket eden Selefi kesimlerin binadan aşağı atması; bir saç örgüsünü kesip oradan bir sonuç üretmeleri… Bu, tamamen yapılan saldırının odağında kadınların olduğunu, kadın özgürlükçü anlayışın hedef alındığını bize gösteriyor.
PARADİGMAYA YÖNELİK SALDIRILAR
Yani bölge yeniden dizayn ediliyor. Bölge yeniden dizayn edilirken, Kürt halkının kazanımlarının yok edilmesi de bu dizaynın hedefleri arasında. Bunda, uluslararası kimi güçlerin ve aynı zamanda bölgesel güçlerin de kesinlikle negatif bir rolü söz konusu. Ancak fiili olarak yapılan saldırılar, bu söylediğimden de daha ileri düzeyde; paradigmaya dönük ciddi bir saldırı. Paradigmaya dönük bu ciddi saldırı, aslında 27 Şubat’tan itibaren ortaya konan paradigmaya dönük bir saldırı; bölgede paradigmaya saldırı… Bir diğer taraftan, Türkiye’nin içerideki medyasında norm dışı diyebileceğimiz; Abdullah Öcalan’ın da her seferinde uyardığı 'habitus' ve 'darbe mekaniği' dediği yerde, darbe sadece postallarla değil. Darbe artık farklı yol ve yöntemlerle, özel savaş yöntemleriyle de uygulanıyor. Bunu şu an Türkiye’nin içinde görüyoruz; geçtiği sürece baktığımızda…
TROLLER ORDUSU KURULMUŞ
Burada, Kürtlerin bu kadar hedefe konması; 15 Şubat 1999 komplosunun 27’nci yıl dönümü ve onunla ilişkili olarak Rojava’ya dönük 'ikinci bir komplo' tartışması. Aslında bir tarafıyla da DEM Parti içerisinde Abdullah Öcalan’ın heyetler gidip geliyorken, bilindiği üzere şöyle de bir tartışma vardı: Yeterince şeffaf yansımıyor; topluma nasıl bir çözüm, nasıl bir çözümün dâhil olduğu konusunda yansımayan bilgiler ekseninde ciddi manipülatif değerlendirmelere de neden oldu. Ve bu sürecin gidişatı, aldığı kararlar ya da gelinen noktada yapmak istediği şey nereye oturdu? Rojava’da nasıl bir fikir, bir paradigma hedef alınıyorsa, bunun benzerini biz Türkiye’de de görüyoruz. 27 Şubat’ta Abdullah Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın bir senesini geride bırakmış olacağız. Bu bir senelik süre boyunca neler yapıldı; komisyon vesaireyi belki birazdan konuşacağız ama mesela buradaki barış anlayışına dönük bir saldırıyı da görebiliyoruz. Rojava’daki gelişmelerin paralelinde, aynı şekilde Türkiye’de de bu anlayışa, bu anlayışı savunanlara tırnak içinde “itibar suikasti” girişimlerinde bulunuldu. Bunda sonuç itibarıyla bizim arkadaşlarımız da bu hesapları inceliyor. Bu hesapların çok önemli bir bölümünün aslında mevcut iktidara yakın kimi troller tarafından işletildiğini biliyoruz; bir “trol ordusu” kurulmuş. Yeni dönemin dijital çağında devletler de buraya ciddi anlamda yatırım yapıyor. Ciddi anlamda bir trol ordusunun başlattığı tartışmalarla sosyal medyada algı yaratılıyor. Fakat şu bir gerçektir ve bilinmelidir ki bu görüşmelerin kayıtları devlette de mevcuttur.
ÖCALAN DEVREYE GİRDİ
Abdullah Öcalan, Rojava süreci başladığı andan itibaren, bu yeni süreci kastediyorum; 6 Ocak Halep saldırılarıyla birlikte biliyorsunuz, saldırılar gittikçe Rojava topraklarına kaymaya başladı ve o andan itibaren kendisi devreye girmiştir. Devletle görüşmeler yapmıştır. Türkiye’nin, oradaki Kürt halkına yönelik saldırılarda Şam yönetimini destekleyen pozisyonda olmasından geri adım atması gerektiğini; bunun bütün süreçleri birbirini olumsuz etkileyebileceğini çok açık ve net biçimde ortaya koymuştur. Ve hakikaten bugün 30 Ocak Mutabakatı sağlanmışsa, 30 Ocak Mutabakatı’ndan şimdi bir yol alınmaya çalışılıyor. Bunda Abdullah Öcalan’ın rolünün çok büyük olduğunu hepimiz biliyoruz. Bunu, görüşmeye giden DEM Parti’nin İmralı heyeti de açıkladı; görüşmelerin detaylarını paylaştılar. Burada yine, biraz önce söylediğimiz gibi, bir itibar zedeleme; bir fikri, bir ideolojiyi, bir düşünceyi itibarsızlaştırma yaratılmak istendi. Bu, bugüne kadar Türkiye’de çok fazla başvurulmuş bir yöntem. İlk kez başvurulmuyor. Belki araçları değişti; belki eskiden sosyal medya bu kadar yaygın değildi, farklı mecralardan yapıyorlardı. Fakat hiçbir zaman ne Kürt Özgürlük Hareketi’nin içine ne de demokratik siyasetin müttefiklerinin içine oynamayı başaramadılar.
ÖCALAN'IN TUTUMU TARİHİ ÖNEME SAHİP
Görüşmeler Suriye’yle yoğun bir biçimde devam ediyordu; trafik çok yoğundu, uluslararası düzeyde yoğun bir görüşme trafiği vardı. Şimdi o trafiğin sıcaklığında bu bir ihmal olarak kalmış; ihmal edilmiş oldu. Bu tabii ki bir eksiklik. Fakat anlaşılabilecek bir eksiklik. Çünkü o sıcaklıkta, savaşın ve çatışmanın yeniden körüklenebileceği bir atmosfer var. Bugüne kadar Suriye tarihinde ciddi anlamda bir Kürt-Arap savaşı olmamış. Mesela Sevgili Öcalan’ın bu konudaki tutumu çok tarihî bir anlama, çok tarihî bir öneme sahip. İşte Tebqa’dan, Rakka’dan, Dêrazor’dan çekilirken, “Bu topraklarda bir Kürt-Arap savaşı olmadı; bundan sonra da olsun istemiyoruz” denildi. Bu kadar güçlü bir hassasiyet ortadayken, bu kadar sıcak bir gündem varken; böyle bir ihmal, bir eksiklik anlaşılabilir ama eksiklik olarak da altını çizebiliriz, çizmeliyiz. Fakat buradaki esas mesele şu: DEM heyeti belki daha erken konuşsa bunun önünü alabilir miydi? Alabilirdi tabii. Ama buradaki saldırı nereden ve niçin yapılıyor? Bu saldırı kimler tarafından yapılıyor ve hangi amacı güdüyor? Mesela bugün, bu sürecin ilerleyişiyle bu saldırılar arasında bir akrabalık var mıdır? Sürecin yavaş ilerlemesiyle, “bu süreç hele bir bozulsun” diye zemin oluşturan; süreci istemeyenlerle doğrudan bu saldırıyla ilgili kesimler arasında bağ var. Yani burayı daha fazla irdelememiz ve üzerinde durmamız gerekiyor. Hatta ben, bizi izleyen ve dinleyen bütün halklarımıza; Kürt halkına, Türk halkına, Arap halkına, bütün Türkiye halklarına ve diasporada yaşayan bütün yurttaşlarımıza buradan şuna dikkat etmelerini çok rica ediyorum: Sosyal medya algı yaratan bir mecradır. Önemsiz değildir; haber alma hakkımızı hızlandırır, o anlamıyla çok kıymetlidir. Ama bunun negatif tarafı da var: Algı yaratma, algı operasyonu… Bunlara karşı güçlü bir biçimde uyanık olmak çok önemli. Önümüzde, işin açıkçası, en elzem duran başlıklardan biri bu.
HUKUKİ ADIMLARIN ATILMAMASI SAMİMİYETSİZLİĞİ GÖSTERİYOR
O zaman dönelim içeriye. Şimdi tabii ki şu da çok net: Devletlerin hesaplarını ve planlarını, masada çizdikleri haritaları bozan aslında halkların tepkisi ve sokaktaki muhalefettir; bir tarafıyla bu teşhir eder noktaya da gelebiliyor. Bugün Rojava saldırılarıyla dünyada ayağa kalkan Kürt toplumunda, dostlarında, halklarda bunun bozulduğunu da gördük. Şimdi içeriye döndüğümüzde; demokratik siyaset zemininin oluşması dediğimizde, hukuki somut adımların atılmaması… Hatta Mardin Belediye Eşbaşkanı Ahmet Türk bunun için şunu söylemişti: “Türkiye’nin bu süreci yürütüp samimi olduğunu göstermesi için Mürşitpınar Sınır Kapısı’nın açılması bile bir samimiyet testidir.” Şimdi bu çok önemli bir şey. Öte taraftan, hukuki olarak hiçbir adımın atılmaması da o samimiyetin olmadığını gösteriyor. Toplumda, hem Kürtlerde hem de toplumun genel değer yargılarında şu var: Bir süreç işliyor ama demokratik zemin açısından atılan hiçbir hukuki adım olmadığı için hiçbir güvenimiz yok; soru işaretleri var.
TÜRKİYE'NİN SURİYE POLİTİKASI
Bunları nereye oturtmak gerekiyor? İktidarın, devletin burada bu süreç için bugünden sonra önüne koyması gereken ilk adımlardan bir tanesi ne olmalı? Evet, değerlendirmeniz çok doğru. Şimdi tabii ki akan bir süreç var. Her ne kadar Rojava’daki gelişmeler ve ocak ayında yaşanan bu yoğun trafik, oradaki saldırılar Türkiye’deki süreci durağan bir seviyeye çekmiş olsa da şu anda Suriye’de kendi mecrasında bir süreç var. 30 Ocak mutabakatı çok önemli. Ben şunun altını bir kere daha çiziyorum: Başta Türkiye olmak üzere bölge ülkeleri, 30 Ocak mutabakatının hayata geçmesi için önemli katkılar sağlamalı. Burada Türkiye’ye çok önemli bir görev düşmektedir; rol düşmektedir. Çünkü Türkiye’deki mevcut hükümetin, iktidarın Şara yönetimiyle yakınlığı biliniyor. Bugün Suriye’deki politikaları ve 2011’den bugüne kadarki Suriye’deki varoluş biçimi; askerî, istihbarî, her açıdan… Bütün bunları değerlendirdiğimizde, Türkiye istese oradaki sürecin sağlıklı ilerlemesine çok büyük bir katkı sağlayabilir. Bunu sadece dilek ve temenni olarak söylemiyorum; bunun altyapısı var, böyle bir ilişki ağı var, kalitesi var.
KOBANÊ KUŞATMASI
Kobanê kuşatması da hâlâ o yüzden mi devam ediyor? Yani hâlâ istenilen seviyede oradaki kuşatma çözülmüş değil. Yalnız elektrik verilmiş. Bugün mesela Şam yönetimine dönük çok açık, net bir eleştiri bu. Mesela Rakka’dan SDG çekildikten hemen sonra Rakka’dan Kobanê’ye giden elektrik kesiliyor; bir kent olduğu gibi elektriksiz bırakılıyor. Daha birkaç gün önce aldığımız duyumlara ve bilgilere göre, birkaç gün önce elektrikler verilmeye başlanmış. Elbette bütün bunların birbiriyle bağı var. Şimdi gelelim sürece: Türkiye’de nasıl ilerliyor ya da ilerlemeli? Evet, bir yavaşlama oldu; özellikle Rojava’daki gelişmelerden kaynaklı bir tıkanma yaşandı. Hatta iktidardan, Kürt halkını son derece rencide edecek ağır değerlendirmeler yapıldı. Bizler bunlara DEM Parti olarak cevap verdiğimizde, bu kez de “DEM Parti sürecin karşıtlığına gidiyor” gibi algılar yaratmaya başladılar. Biz her yerde, hem ben hem Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan hem bütün parti sözcülerimiz ve parti adına konuşan herkes çok net şu tutumu ortaya koydu: Biz, 27 Şubat’ta Abdullah Öcalan’ın yaptığı çağrının sonuna kadar arkasındayız. Burada süreci bozan; gerçekten Rojava’daki Kürt halkının bir katliamla, bir soykırımla karşı karşıya kaldığı bir yerde sessiz olanlar ya da orayı körükleyen açıklamalar yapanlardır. Çok net. Dolayısıyla biz, hem Türkiye’ye hem bütün uluslararası topluma ve kamuoyuna çağrımızı çok net yaptık: Rojava’daki soykırım olasılığı yüksektir; bunu durduralım, hep beraber.
Alarm hâli var mı? Şimdi gelelim sürece. Ben salı günkü grup konuşmamızda da ifade etmiştim: 30 Ocak mutabakatıyla birlikte Suriye’de bir yol alınacak; orada kendi mecrasında bir süreç akıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin ikide bir Kuzey ve Doğu Suriye için tırnak içinde “sorun, sorun, sorun” diye ifade ettiği başlık… Şimdi bu “sorun” hafiflemiş görünüyor. Dolayısıyla bir gerekçe kalmadı; yani şu anda Türkiye’de bu süreci yürütenlerin ortaya koyacağı bir bahane, bir gerekçe kalmıyor.
HAKAN FİDAN'IN AÇIKLAMALARI
Mesela Dışişleri Bakanı başka açıklamalar yaptı. 'Suriye’den sonra sıra Irak’a gelecek' dedi. Hatta sizin de buna dair bir cevabınız oldu. Bu, tam da bu döneme oturan bir açıklama; neye işaret ediyor? Şimdi bu açıklama… Mesela Şengal, Mahmur; sivil insanların yoğun yaşadığı yerler. Türkiye’den göç etmek zorunda kalmış insanların çoluk çocuk, aileleriyle yaşadığı yerler bunlar ve burası hedef olarak gösterilebiliyor. Bunu kabul etmek mümkün değil; bu doğru değil. Adeta Dışişleri Bakanı şöyle bir şey yapıyor: “Haritadan ikinci bahanemiz ne olsun, üçüncüsü ne olsun?” diye bir yer seçiyor ve onu gösteriyor, hedef gösteriyor. Şimdi böyle olmaz. Bu açıklamaların düzelmesi gerekiyor. Bununla ilgili biz zaten kendisine yanıtımızı verdik. Hatta Irak’taki bazı medya grupları da Irak’ın hedef gösterilmesine dair tepkilerini ortaya koydu. Ve Dışişleri Bakanı’nın, Amerika’daki yardımcısı mı, sözcüsü mü bir açıklama yaptı bununla ilgili: 'Biz Irak’ı kastetmedik' diye. Şimdi siz neden daha sonra toparlamak zorunda kalacağınız açıklamalar yapıyorsunuz? Siz bu ülkenin Dışişleri Bakanısınız; ülkenin dışişleriyle ilgilenmeniz gerekiyor. Ne bir Irak Dışişleri Bakanı gibi konuşabilirsiniz ne de Şam’ın Dışişleri Bakanı gibi konuşabilirsiniz. Tam tersi; mesela şimdi sürecin ilerlemesinin gerekçesi olarak bunu neredeyse sunuyor: 'Şengal’de bir şey olacak, Mahmur’da bir şey olacak' diye sınır ötesi… Yani Suriye’yi bıraktı, şimdi 'Irak’a sıra' dercesine konuşuyor. Ben tekrar ediyorum: Hedef gösterdiği yerler sivil insanların yaşam alanları. Mesela Mahmur Kampı… Birleşmiş Milletler… Dolayısıyla siz böyle yerleri hedef gösteriyorsunuz ve sonra çıkıp 'barıştan' bahsediyorsunuz. Bu şekilde barış sürecini olumsuz etkileyen, hatta baltalama görevi gören açıklamalar yapıyor bakan.
RAPORUN BASINA SIZDIRILMASI
Şimdi Suriye’deki gelişmeler en azından Türkiye devletinin ve mevcut iktidarın kimi kaygılarını hafifletmiş durumda; yeni gelişmeler bunu gösteriyor. Buradan ilerlemek gerekiyor, buradan yol almak gerekiyor. Bugün zaten komisyon; normal şartlarda bu hafta raporun son hâlini verecekti. Bugün perşembe; daha tam anlamıyla bir hareketlilik yok. Yani mesela metin bizim komisyon üyelerine verildiğinde 'basına sızmayacak' dendi ama sızdırmışlar, basına sızdırmışlar. Farklı gazetelerden okuduk. Dolayısıyla burada iki şeye değinmek istiyorum. Birincisi; bu süreç artık hukuki ve siyasi bir zemine oturmalıdır. Kürt sorunu, bu ülkenin mevcut iktidarının ikide bir ifade ettiği gibi bir terör meselesi değildir. Kürt sorunu; bu ülkenin sosyolojik, iktisadi, siyasal, toplumsal, kadim bir meselesidir. Ve bu sorun çözülsün diye şu an taraflar birbiriyle görüşüyor. Dolayısıyla artık bu sorun mutlaka hukuki ve siyasi zemine oturmalı. Bu komisyondan en büyük beklenti, Kürt sorununu bu zemine oturtmaktı. Bu, barış sürecinin inandırıcılığını da daha fazla artırırdı. Toplumda barış sürecine ilişkin bir inanç sarsılması var; bir öfke var, bir kırılma var. Bir diğer tarafta, içeride Kürt sorununu çözerken; yanı başında komşu kardeşlerine, Kürtlere yapılanlar karşısında “O zaman bu iktidar ve devlet Kürt sorununu çözme konusunda samimi değil” deniyor ve “güvenmiyoruz” deniyor.
BAKANLARIN DEĞİŞİMİ
Şimdi bunun ötesine… Daha önce de başta aktardığımız gibi, sözler güçlü olabilir. 22 Ekim’deki gibi Devlet Bahçeli’nin sözü… Ama bugün bu sefer de 'Öcalan umuda, Ahmetler makama, Demirtaş yuvasına, Anadolu huzura' dediği yerde de; tamam, çok güçlü. Yine, Bahçeli nezdinde gerçekten ezber bozacak bir söylem. Ama öte tarafta somut adım atılmayınca; hemen akabinde, bütün bu tartışmaların üzerine şunu da hatırlayalım: İçişleri Bakanı Yerlikaya’dan, Ankara Kulesi’nde Bahçeli’nin memnun olmadığı… Ama bir bakıyoruz ki kabinede iki isim değişiyor: İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı. İkisi de bu süreçte en önemli makamlardan iki tanesi. Özellikle sicili parlak olmayan, geçmiş dönemdeki icraatlarıyla baktığımız Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olması bu dönemde ne demek oluyor? Bir de tabii, 'Yerlikaya’yı haz etmiyor' dediğimiz yerde İçişleri Bakanı’nın değiştirilmesi de ne anlama geliyor? Siz bu yeni sürece ilişkin nasıl bir okuma yapıyorsunuz? Şu an Adalet Bakanı olan Akın Gürlek; Selahattin Demirtaş’ı yargılayan, Sırrı Süreyya Önder hakkında dava açan/yargılayan; Canan Kaftancıoğlu, Enis Berberoğlu… Hrant Dink suikastı davasına da bakan; orada da 'bunlar mahallenin iyi çocukları' diyen bir anlayış vardı, hatırlarsınız, Hrant Dink cinayetinde… Ve en son Ekrem İmamoğlu’na dönük 19 Mart operasyonu ve CHP belediyelerine yönelik operasyonların başındaki isim. Şimdi bu ismin Adalet Bakanı olması, muhalefet tarafından ya da bizler tarafından hiç düşünülmeyen, akla gelmeyen bir şey miydi? Onun bakan yapılabileceği ihtimali hep vardı. Çünkü bu, iktidarın, sarayın özel bir kadrosu; belli, çok net. Ve bu göreve getirildi. Şimdi buradan bu görevi kim almış olursa olsun, tabii ki kendi bagajlarıyla gelmiş oldu bu göreve. Zaten dün Meclis’teki yemin etme töreninde yaşananlar, bu bagajın parlamentoya taşındığını da bütün Türkiye kamuoyunun gözleri önünde bir kere daha serilmiş oldu. Çünkü insanlar kendi geçmişleriyle ve bagajlarıyla gelirler. Siyaset böyle bir şeydir; bilim öyle bir şeydir; akademi öyle bir şeydir… Hepsi birbirini besleyen şeylerdir, bu böyle.
TOPARLAMAK İÇİN NE YAPACAĞIZ?
Şimdi peki buradan itibaren; 'güven artırıcı adımlar' dediniz, çok önemli bir şey. Kürt halkında, Rojava ile birlikte, zaten süreçte somut adım atılmıyor diye, başta Kürt kitlesi olmak üzere Türkiye genelinde bu sürece dair yeterince bir güven oluşmadı. Barış yeterince toplumsallaşamadı, yeterince sahiplenilemedi. Bunun birçok sebebi var. Burada muhalefete dönük baskılar var. Nedenlerden biri şu: Bu toplumun yarısı, yarısından fazlası muhalif bir kesim ve sürekli yargı sopası muhalefetin ensesinde. Dolayısıyla bu, güven azaltıcı sebeplerden biriydi. Ama hangisi tuzu biberi oldu? Rojava saldırıları. Evet. Rojava saldırılarında Türkiye’de iktidarı temsilen yapılan açıklamalar ve konuşmalar… Bu tuzu biberi oldu. Şimdi hâl böyleyken, buradan toparlayarak gitmemiz gerekiyor. DEM Parti olarak burada; hem Türkiye’deki devlete, iktidara ve herkese, hem topluma, muhalefete somut önerimiz şu: Toparlayarak gidelim. Suriye’de hâlihazırda bir yol alınıyor; umarım bu devam eder ve farklı bir evreye dönüşmez. Buradan, mesela toparlamak için ne yapacağız?
KOMİSYONUN RAPORU






