Yıl boyunca en az 2 bin 105 işçi yaşamını yitirirken, veriler uzun çalışma saatleri, güvencesizlik ve denetimsizliğin; sermaye lehine kurulan çalışma politikalarıyla birlikte iş cinayetlerini kalıcılaştırdığını ortaya koyuyor.
Pandemi koşullarının “olağanüstü” sayıldığı yıllar dışarıda tutulduğunda, Türkiye işçi sınıfı açısından en fazla iş cinayetinin yaşandığı yıl 2025 oldu. İSİG Meclisi'nin verilerine göre 2025 yılında en az 2 bin 105 işçi, çalışırken yaşamını yitirdi. Bu tablo, yıl boyunca her gün en az 6, her 4 saatte bir işçinin iş cinayetlerine kurban gittiğini gösteriyor.
Evrensel'den Murat Uysal'ın haberine göre uzun mesailer, güvencesizlik, denetimsizlik, sendikasızlaştırma ve cezasızlık bir araya geldiğinde iş cinayetleri istisna olmaktan çıkıp bir yönetim tekniğine dönüşüyor.
“Büyüme”, “istihdam” ve “rekabet” başlıkları altında kurulan sermaye birikim modeli, işçilere daha fazla çalışmayı, daha az yaşamayı dayattı. 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası çıkarıldı; ama patronların maliyet hesabı dokunulmaz kaldı. İşçi sağlığı bir hak olmaktan çıkarılıp, kâr kalemleri arasında eritildi.
2025 bu nedenle orta vadeli programın ve 12. Kalkınma Planı'nın emek rejiminin itiraf yılı oldu. Pandemide “Çarklar dönsün” diye ölüme sürülen işçilerden, deprem şehirlerinde denetimsiz şantiyelere; MESEM’lerde çocuk işçiliğinin meşrulaştırılmasından, taşımacılıkta “trafik kazası” diye örtülen ölümlere kadar uzanan tablo, Türkiye’de sermaye birikiminin işçi kanı üzerine kurulduğunu bir kez daha gösterdi.
AKP’li yılların bilançosu: En az 36 bin 480 işçi AKP’nin iktidara geldiği 3 Kasım 2002’den bugüne, iş cinayetlerinde yaşamını yitiren işçi sayısı en az 36 bin 480. Yıllara yayılan bu tablo, işçi ölümlerinin bir dönemsel sapma değil, süreklilik taşıyan bir devlet ve sermaye politikası olduğunu ortaya koyuyor.
2002’nin son iki ayında en az 146 işçi ölürken; 2003’te 811, 2004’te 843, 2005’te 1096, 2006’da 1601, 2007’de 1044, 2008’de 866, 2009’da 1171, 2010’da 1454, 2011’de 1710, 2012’de 878, 2013’te 1235, 2014’te 1886, 2015’te 1730, 2016’da 1970, 2017’de 2006, 2018’de 1923, 2019’da 1736 işçi çalışırken hayatını kaybetti.
Pandemi döneminde ise iş cinayetleri açık bir sıçrama gösterdi. 2020’de 2 bin 427, 2021’de 2 bin 170, 2022’de 1843 işçi öldü. Pandemi sonrası “normalleşme” söylemlerine rağmen tablo değişmedi: 2023’te 1932, 2024’te 1897 ve 2025’te 2 bin 105 işçi iş cinayetlerine kurban gitti.
Pandemi ‘istisna’ydı, ama ölüm düzeni kalıcı İSİG Meclisi'ne göre pandemi dönemi, iş cinayetleri rejiminin geçici değil yapısal olduğunu bir kez daha gösterdi. “Çarklar dönsün” anlayışıyla işçiler izolasyon politikalarının dışında bırakıldı; uzun çalışma saatleri normalleştirildi. Kod-29 ile işten çıkarmalar yaygınlaştırıldı, bazı bölgelerde yasal çalışma süreleri valilik genelgeleriyle doğrudan patronların inisiyatifine bırakıldı.
Pandemi sonrası dönem ise servet transferleri, yoksullaştırma politikaları ve mülksüzleşme üzerinden işçileşmenin derinleştirildiği bir sürece dönüştü. Bu süreç en fazla çocukları, kadınları, yaşlıları ve göçmenleri vurdu.
Çocuk işçiliği kitleselleşti, ölümler arttı 2025 yılı aynı zamanda çocuk işçi ölümlerinin en çarpıcı biçimde arttığı yıl oldu. İSİG Meclisi kayıtlarına göre 2025’te 94 çocuk işçi çalışırken hayatını kaybetti. Bu sayı, çocuk işçiliğinin artık istisnai değil kitlesel bir olgu haline geldiğini ortaya koydu.
Eğitim sisteminin çökertilmesi, MESEM’ler aracılığıyla çocukların sanayiye yönlendirilmesi, yoksulluk nedeniyle ailenin tüm üyelerinin çalışmak zorunda bırakılması çocuk işçiliğini yaygınlaştırdı. Tarım alanlarıyla sınırlı olduğu düşünülen çocuk emeği, artık OSB’lerde, kent merkezlerinde ve atölyelerde görünür hale geldi. Çocuk işçi ölümleri de bu nedenle artık “gizli” değil, göz göre göre yaşanıyor.






