Türkiye'de İktidar Medya Üzerindeki Kontrolü Nasıl Sağladı?
Halk TV'ye kayyum atanması, AKP iktidarının medya üzerindeki kontrolünü yeniden gündeme getirdi. Medya sahipliğindeki değişimler, ekonomik baskılar ve yargı süreçleriyle medyanın yapısı nasıl dönüştürüldü?
Halk TV’ye 14 Ekim'de kayyum atanması, Türkiye'de iktidarın
medya üzerindeki kontrolünü adım adım nasıl kurduğunu yeniden gündeme taşıdı.
Sınır Tanımayan Gazeteciler'in (RSF) Halk TV'ye kayyum
atanması öncesi değerlendirmesine göre ulusal medyanın yüzde 90'ı hükümet
kontrolünde. Türkiye, örgütün 2026 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi'nde 180 ülke
arasında 163'üncü sırada.
Aralarında Uluslararası Basın Enstitüsü, Sınır Tanımayan
Gazeteciler, Gazetecileri Koruma Komitesi ve Uluslararası Af Örgütü'nün
bulunduğu sekiz kuruluşun Mart 2026'da yayımladığı ortak rapor, Türkiye'de
bağımsız gazeteciliğin "sistematik kuşatma" altında olduğuna
dikkat çekiyor.
Türkiye'de medyadaki sıkı iktidar kontrolü ise tek bir
operasyonla gelmedi. Medya alanında yapılan farklı araştırmalar ve basın
özgürlüğü raporları, 2002'den bu yana sahiplik değişimleri, kamu kaynaklarının
dağıtımı, düzenleyici kurumların yaptırımları ve gazetecilere açılan davalar
üzerinden ilerleyen bir dönüşüme işaret ediyor.
Halk TV'ye yapılan baskın ve kanala kayyum atanması, medya üzerindeki baskının son halkası oldu
2002'de Dönüşümün Zemini Hazırdı
AKP iktidara geldiğinde Türkiye medyası az sayıda holdingin
kontrolünde yoğunlaşmış durumdaydı. Medya patronlarının bankacılık, enerji ve
diğer sektörlerdeki yatırımları, yayın kuruluşlarını siyasi iktidarla
ilişkilerine bağımlı hale getiriyordu.
Doç. Dr. Gülçin Balamir Coşkun'un medya sahipliğini
inceleyen akademik çalışmasındaki verilere göre 2002'de satılan günlük gazetelerin
yüzde 84'ü Doğan, Bilgin ve Çukurova gruplarına aitti. Sektörün çok sayıda
küçük ve bağımsız oyuncu yerine sadece birkaç büyük tekelin elinde olması, güç
dengeleri değiştiğinde kontrolün toplu ve hızlı bir şekilde farklı sermaye
gruplarına aktarılmasını kolaylaştırdı.
Bu kapsamda AKP döneminde büyük medya kuruluşları zaman
içinde farklı yöntemlerle iktidara yakın iş insanlarının eline geçerken,
eleştirel yayıncılığın karşısındaki ekonomik, idari ve hukuki engeller de
giderek artırıldı.
TMSF Üzerinden Değişen Sahiplik
Medyanın el değiştirilmesinde ilk önemli araçlardan biri Tasarruf
Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) oldu.
Banka borçlarının tahsili için başlatılan işlemler, borçlu
grupların medya kuruluşlarının yönetimini ve sahipliğini de değiştirdi. Uzan
Grubu'nun şirketlerine 2004'te el konulması bu dönemin başlıca
gelişmelerindendi.
Bir diğer kritik eşik Sabah ve ATV oldu. TMSF, 2007’de Dinç
Bilgin ile Turgay Ciner arasındaki bazı sözleşmelerin kendisinden gizlendiğini
açıklayarak grubun yönetimine el koydu.
Sabah ve ATV, 2008'de 1,1 milyar dolara iktidara yakın Çalık
Grubu'na geçti. Satın almada Halkbank ve Vakıfbank'tan sağlanan toplam 750
milyon dolarlık kredi kullanıldı. Böylelikle kamu bankalarının finansmanı,
medya sahipliğinin dönüşümündeki önemli unsurlardan biri haline geldi.
Bu yayın kuruluşlarının özel şirket statüsü sürerken
sahiplerinin kamu kaynakları ve iktidarla ilişkileri editoryal bağımsızlık
bakımından belirleyici hale geldi.
ATV ve Sabah, 2008'de iktidara yakın Çalık Grubu'na geçti
Vergi Cezaları ve Dava Baskısı
Öte yandan Doğan Grubu’na 2009'da kesilen yüksek vergi
cezaları, ekonomik yaptırımların medya üzerindeki etkisini tartışmanın
merkezine taşıdı.
Vergi usulsüzlüğü gerekçesiyle uygulanan cezaları basın
örgütleri orantısız buldu; RSF, bunların medya çoğulculuğunu tehdit ettiğini
açıkladı.
Doğan'ın Milliyet ve Vatan'ı 2011'de satmasıyla ana akım
medyadaki ağırlığı azalmaya başladı. Akademik çalışmalar bu süreci, iktidarla
çatışan medya sermayesinin ekonomik baskı altında sektörden çekilmesinin önemli
bir örneği olarak gösteriyor.
Aynı dönemde gazeteciler üstündeki yargı baskısı da
ağırlaştı. Ahmet Şık ve Nedim Şener'in Mart 2011'de Ergenekon bağlantılı
suçlamalarla tutuklanmasını, yıl sonunda Kürt medyası çalışanlarına yönelik
geniş çaplı gözaltılar izledi. Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ), uzun
yargılamaların ve dava masraflarının mahkûmiyet olmasa bile medya için
caydırıcı etki yarattığını kaydetti.
Gezi Olayları ve Otosansürün Görünür Hale Gelmesi
Gezi Parkı protestoları medyadaki bu dönüşümün izleyici ve
kamuoyu açısından en görünür kırılması oldu.
Etik Gazetecilik Ağı'nın Gezi raporu, hükümetten medya
yöneticilerine gelen telefonları ve patronlar üzerinden işleyen baskıyı ele
aldı. Raporda bazı kuruluşların doğrudan müdahale beklemeden iktidarın
tepkisini hesaplayarak haberlerini sınırladığı anlatıldı.
İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün görüştüğü gazeteciler de
eleştirel haberlerin ardından siyasi baskıyla işlerini kaybettiklerini anlattı.
Böylece baskı, yayımlanmış haberlerin yanı sıra hangi haberin hazırlanacağına
ilişkin kararları da etkiledi.
2016’da Kayyum ve Toplu Kapatmalar
AKP ile Fethullah Gülen hareketi arasındaki çatışmayla daha
önce iktidarı destekleyen medya kuruluşları da hedef oldu.
Zaman gazetesine Mart 2016'da kayyum atanması, yayın
yönetiminin yargı kararıyla değiştirilmesinin dikkat çekici örneklerindendi.
15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ilan edilen olağanüstü
hal ise daha geniş bir tasfiyenin önünü açtı. Temmuz 2016'da tek bir
kararnameyle televizyon, radyo, gazete, dergi ve yayınevlerinden oluşan 100'den
fazla kuruluş kapatıldı. OHAL dönemindeki kapatmalar, sonraki kararlarla Kürt
ve muhalif medya kuruluşlarını da kapsadı.
İktidar operasyonları darbe girişimi ve terör örgütleriyle
mücadele kapsamında savundu. Basın örgütleri ise gazeteciliğin suç deliline
dönüştürüldüğünü belirtti.
CPJ'nin 1 Aralık 2016 sayımında Türkiye'de mesleki
faaliyetleriyle bağlantılı en az 81 gazeteci cezaevindeydi; bu, örgütün o
tarihe kadar tek ülkede kaydettiği en yüksek sayıydı.
Türk medyası AKP iktidara geldikten sonraki yıllarda giderek sertleşen toplumsal eleştirilere maruz kaldı
2018’de Ana Akımda Kritik Satış
Doğan Grubu'nun Hürriyet, Posta, Kanal D, CNN Türk ve DHA'yı
da kapsayan medya varlıklarını 2018'de Demirören'e satması medyadaki dönüşüm
için önemli bir eşik oldu.
RSF ve Bianet'in Medya Sahipliği İzleme çalışmasına göre
satışın ardından en çok izlenen 10 televizyonun ve en çok okunan 10 ulusal
gazetenin dokuzu iktidara yakın iş insanlarının eline geçmiş oldu.
Aynı yıl Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı kuruldu. Kurum
görevini devletin iletişim faaliyetlerini koordine etmek ve "Türkiye
markasını güçlendirmek" olarak tanımlarken basın kartı ve akreditasyon
işlemlerini de üstlendi.
Para Cezaları ve Dijital Kısıtlamalar
Öte yandan medyada "sahiplik dönüşümünün" dışında
kalan yayınlar açısından RTÜK yaptırımları ve Basın İlan Kurumu'nun kararları
öne çıktı.
RSF raporlarında, yüksek para cezaları ile resmî ilan
dağıtımının eleştirel medyayı ekonomik olarak zayıflattığına dikkat çekti.
Anayasa Mahkemesi, 2022'de resmî ilan ve reklam kesme
cezalarına ilişkin pilot kararında ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal
edildiğine hükmetti. AGİT'in 2023 seçim raporu da taraflı medya yayınlarının Erdoğan
ve iktidar partilerine haksız avantaj sağladığını tespit etti.
Bağımsız haberciliğin internete yönelmesiyle dijital
platformlar üzerindeki yükümlülükler artırıldı. 2020 düzenlemesi büyük sosyal
ağlara Türkiye’de temsilci bulundurma zorunluluğu getirirken para cezaları,
reklam yasağı ve bant daraltma yaptırımları da uygulamaya kondu.
2022'de "halkı yanıltıcı bilgiyi alenen
yayma" suçu getirildi. Dezenformasyonla mücadele gerekçesiyle
savunulan düzenleme, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası öngördü. Türkiye
Gazeteciler Sendikası'nın Mayıs 2026'da yayımladığı rapora göre 2022'den rapor
tarihine kadar bu suçlama ile en az 88 gazeteci hakkında 113 soruşturma
açıldı, 29 gazeteci gözaltına alındı ve altı gazeteci tutuklandı.
2025 ve 2026'da Yeni Kayyum Dalgası
Son dönemde medya üstündeki kontrol, medya sahiplerinin
iktidarla ilişkilerinin ötesinde, yayın kuruluşlarının yönetiminin doğrudan
TMSF'ye geçmesiyle genişledi.
14 Mart 2025'te Erkan Kork'a yönelik yasa dışı bahis
soruşturmasında Flash Haber'in de bulunduğu şirketlere kayyum atandı. Papara
soruşturması kapsamında ise 11 Ağustos 2025'te Ekotürk'ün yönetimi TMSF'ye geçti.
Flash TV'nin Ağustos 2026'da SAFE Media bünyesine katıldığı açıklandı; şirket,
kanalın eğlence ağırlıklı yayın yapacağını duyurdu.
11 Eylül 2025'te Can Holding soruşturmasında 121 şirkete
kayyum atanması daha geniş bir medya grubunu kapsadı. Habertürk, Show TV,
Bloomberg HT, HT Spor, Show Türk ve Show Max bu süreçte TMSF yönetimine geçti.
Soruşturma suç örgütü, kaçakçılık ve kara para aklama iddialarıyla yürütüldü.
24 Ekim 2025'te ise Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ'ın
"siyasi casusluk" suçlamasıyla gözaltına alınmasının ardından TELE1'e
kayyum atandı. Yanardağ 27 Ekim'de tutuklandı. CPJ, gazetecinin serbest
bırakılmasını ve kanalın yönetimine el koyma kararından dönülmesini istedi.
TELE1, Nisan 2026'da 28 milyon lira muhammen bedelle satışa
çıkarıldı. Ancak çalışanların alacaklarına ilişkin itirazlar ve açtıkları
davaların ardından ihale haziranda durduruldu.
Halk TV'ye son müdahaleyle ise bu liste daha da genişledi.
Kayyum atamalarının gerekçeleri dosyadan dosyaya değişse de basın örgütlerinin
itirazı ortak: Şirket sahiplerine ilişkin soruşturmaların yayın yönetimine
müdahaleye dönüşmesi, gazeteciliği ve izleyicinin haber alma hakkını doğrudan
etkiliyor.